Mevsimlik işçilikte 14 gün

banner100

31 Ekim 2020 Cumartesi

Ordu Üniversitesi Rektörü AKDOĞAN'dan ilginç FETÖ savunması

Mevsimlik işçilikte 14 gün

Çay bahçelerinde 14 gün tarım işçiliği yapan Gazeteci İsa Örken

11 Ekim 2020 Pazar 16:32
Bu haber 5961 kez okundu
Mevsimlik işçilikte 14 gün
 

Çay bahçelerinde 14 gün tarım işçiliği yapan Gazeteci İsa Örken, Bitlis Hizan'dan Artvin'e süren yolculuğu, tarım işçiliğini, Karadeniz'i ve memleket sohbetlerini yazdı.

İsa ÖRKEN

HİZAN'IN FOTOĞRAFI

Hizan, Bitlis’in küçük bir ilçesidir. Dışarıdan bakarsan şirin bir ilçe gibi gelir ama orada yaşayanlara sorsan hiç öyle şirin bir tarafı yoktur. Hangi genci çevirip sorsan hepsi kurtulmak ister Hizan’dan. Her Anadolu gencinin hayali gibi Hizan’daki gençlerin de hayali İstanbullara, İzmirlere, Adanalara gitmektir. Neden diye sorma gafletinde bulundum birkaç kez. “İş yok” derler, “aş yok” derler. “Çok seviyorsan gel sen yaşa” derler. Derler babam derler… Gerçekten de iş yok. İşin olmadığını da en iyi kahvehanelerden anlarsınız. Kahvehaneler ağzına kadar gençlerle dolu.

Hizan küçük bir ilçe, boydan boya bir caddesi vardır başka da bir yeri yoktur. Caddenin iki tarafından gördüğünüz yerden ibarettir. Bakkalı, marketi, fırını, kasabı, lokantası bu cadde üzerindedir. Bu caddenin ismi de pek manidardır, Hükümet Caddesi'dir. Hükümet Caddesi'nin sonu Cumhuriyet Bulvarı'dır. Halkın en önemli geçim kaynağı bal ve cevizdir. Tütün de varmış eskiden lakin tekel fabrikası kapanınca tütünü yasak etmişler. İlçeye bağlı tamı tamına 75 köy var. Sabah sekizde köy minibüsleri gelir ilçeye esnaf bayram eder akşam altı yedi oldu mu çarşıda in cin top oynar.

Ülkeyle birlikte Hizan’ın da en önemli sorunu işsizlik. Herkes iş arar bulamaz. Bulana da rastlanır ancak hep geçici işler. O geçici işlerden birisi de mevsimlik işçilik. Tasını tarağını toplarlar, gidip diyarı gurbette 3 ay, 5 ay bazen de 15 gün çalışıp eve dönerler. Büyük şehirler en çok gidilen yerler. Iğdır’da kayısıya, Rize ve Hopa’da çaya, Ordu ve Sakarya’da fındığa, Ankara ve Niğde’de patatese de mutlaka gidilir ya da gidilmiştir.

Uzun zamandır mevsimlik işçilikle ilgili bir şeyler yapmak istiyordum. Ama ne yapacağımı nasıl yapacağımı da bilmiyordum. Gidip konuşsam diyordum, röportajlar yapsam, fotoğraflar çeksem… olmazdı, herkes yapıyordu. Anlayamazdın. Kim sana gerçeği söylerdi ki? Kahvehanede oturup bu ahval ve şerait üzerine düşünürken yan masamda oturan dört beş gencin konuşmalarına kulak misafiri oluyorum. “Günlük 300-400 lira kazanabiliyormuşuz.” diyor biri. Başka biri; “Valla öyleyse ben günde 15 saat bile çalışmaya razıyım.” diyor. Rakamlar havada uçuşuyor. Daha önce giden birilerini tanıyormuş, bir ayda 15 bin lira kazanmışlar. Dönüp masaya bakıyorum. Dört kişiler. Dördü de genç. Belki 19-20 yaşlarında belki de 21-22. Esmer ciltleri güneşte yanıp kabuk bırakmış. Ellerine baksan, elleri 45 yaşında. Avuç içleri nasırlanmış. Kapkalın parmaklarla tütün sarıyorlar. “Merhaba” diyorum. “Merhaba kardaş” diyorlar. “Kulak misafiri oldum da şu işi bana da anlatır mısınız? Ben de gelmek istiyorum.” Diyorum. Önce birbirlerine bakıyorlar. Hangimiz konuşsak diye hesap ediyorlar belli ki. Tam o sırada, 35-40 yaşlarında birisi “selamın aleyküm” deyip bir tabure çekip masaya oturuyor. Hep birlikte, “aleyküm selam” diyoruz. Soran gözlerle bana bakıyor. Tanışmıyoruz eyvallah da birisi tanıştırsa diye bekliyor. Masadakilerden biri atlıyor. “Yahya abi, bu abi de gelmek istiyor. Eğer iş varsa gelsin. Bir de sen anlatır mısın işi?” diyor.

Yahya:

Reklam

“Merhaba, seni tanıyamadım. Hangi köydensin?” diyor.

“Best köyünden.”

“Best’te kimin oğlusun?”

“Cevat’ın oğluyum.”

“Yav daha dün babanla konuştum, sordum vallahi işçi lazım köyden gelen olmaz mı diye... Babanla yıllardır tanışıyoruz. Babanı çok severim. Gel gel tabii. Hatta başka kardeşin tanıdık sağlam adam varsa onları da getir. Çok karlı bir iş. İstersen yevmiye ile çalış 200 lira. İstersen de kilo işi topla, kilosu bir lira. Ben kilo işi yapıyorum, daha karlı, en kötü işçi günde 250-300 kilo toplar rahat. 10 lira da yemek parası kesiliyor. 1-1,5 ay çalışırız. Bana numaranı ver iki gün sonra gidiyoruz. Bak, varsa birkaç kişi daha getir. Çok karlı ve kolay bir iş. Kesin geliyorsun değil mi? Bak araba ayarlayacağım bana akşam kesin haber ver kaç kişi gelecekseniz. Ona göre araba ayarlayacağım. Tertemiz iş. İnsanları çok iyi daha temmuz ayında oradaydım. Rize’nin insanlarına benzemiyorlar. Artvin’in insanları iyidir. Yatma yeri falan her şey tam. Yatak, yorgana falan da gerek yok. Fındığa, kaysıya gidenler götürüyor ama biz götürmüyoruz. Çantanı, iş elbiselerini, sabununu şampuanını terliğini falan al. Bir de lastik ayakkabı alsan daha iyi. Çizmeyle çalışmak zor. Bak akşam kesin haber ver ha, ona göre araba ayarlayacağım.”

Adam bir çırpıda anlattı. Kaptım işi. Cv istemiyor, deneyim istemiyor. Kebap iş kebap! Dört ayak üstüne düştüm dersem yeridir. Hemen masadakilerle tanışıyoruz. Nasılsa artık kader arkadaşıyız. Herkes telefonu eline alıp hesap yapıyorlar. Günde şu kadar kazansam ayda şu kadar ediyor. Bir buçuk iki ay çalışsak… Hepsinin gözleri parlıyor. Umutla çaylarını yudumluyorlar. Hayallere dalıp dalıp tekrar tekrar hesap yapıyorlar. 15 bin diyor, 20 bin diyor, 30 bin rakamını bile duydum.

Masadakilerle vedalaşıp kalkıyorum, nasılsa artık iş arkadaşıyız, meslektaşız, kader ortağıyız, iki gün sonra buluşacağız. Hem mutluyum hem de tedirginim. Nasıl yapacağım? Yapabilecek miyim? Kafamda sorular sorular…

Köye gidip babama durumu anlattım. Babam; “Oğlum ne işin var?”, “Sen yapamazsın, kardeşin gitmek istiyorsa gitsin, alışık değilsin ağır işler…” deyip dil dökse de ben ısrarla gitmek istediğimi söyledim. Annem de karşı çıktı. O kadar okul okumuşum da çay toplamak için miymiş gibi çok laflar etti. Ama sonunda annemi de ikna ettim. Başladım hazırlık yapmaya. Adam topluyorum köyden. Altı kişi olduk. Daha çok kişi gelmek isterdi ama kimse de benim çay toplamaya gideceğime inanmadı. Yahya’yı aradım; “altı kişi geliyoruz,” dedim. Tamam dedi. İşi bağladık.

Reklam

İki gün sonra çantalarımızı aldık sırtımıza, bindik köy minibüsüne, taş toprak yoldan sallana sallana, tozlana tozlana ilçeye vardık. Yahya’yı aradım geldiğimizi söyledim. Yanımıza geleceğini söyleyip kapattı telefonu. Gelip şartlarını tekrar yanımdaki beş kişiye de anlattı. Herkes memnun. Artık yallah deme vakti. Öğle namazına müteakiben düştük yola. Toplam on bir kişiyiz, bir kişi de Tatvan’dan binecek on iki.

BİR ÜLKEDEN BİR İÇ ÜLKEYE YOLCULUK”

12 kişi bir transitteyiz. Bitlis’in Hizan ilçesindeki köylerden toplanıp Artvin’in Hopa ve Kemalpaşa ilçelerinin köylerine yolculuk başlıyor; “bir ülkeden bir iç ülkeye…” Herkes umutlu, herkes tedirgin. Gitsek bir türlü gitmesek bin türlü duygusu yerleşmiş herkesin yüzüne. Kimi uyuyor, kimi camdan bir bir geride kalan kavak ağaçlarını izliyor, kimi kulağında kulaklık müzik dinliyor, kimi kulaklığa ihtiyaç duymadan son ses müzikle bizi de müziğinden mahrum bırakmıyor. Yahya ile yaşlı bir adam önde oturuyorlar. Harıl harıl siyaset tartışıyorlar şoförle. Yok efendim yollar çok iyiymiş de, vay efendim bolluk bereket varmış da, bilmem hangi hangi devletler bize düşmanmış bizleri kıskanıyormuş da, hiç bu kadar özgürlük görmediklerini ballandıra ballandıra anlatadururlarken ilk çevirme noktasına denk geliyoruz. Büyük beton bariyerlerin arasından geçtikten sonra jandarma minibüsün kapısını açıp içeriye göz atıyor.

Şoför:

“Komutanım hayırlı görevler, çay toplamaya götürüyorum” deyince jandarma da:

“Yolunuz açık olsun” deyip kapıyı kapatıyor.

Tekrar ön taraftan siyasi söylevler başlıyor. Önde oturan yaşlı adam her şeye; “He vallah öyledir” deyip sürekli şoförü onaylıyor. Arada hükümeti küçük küçük eleştirdikleri de oluyor elbette. “Keşke şehrimizde fabrikalarımız olsa da böyle yaban ellere gitmesek.” Ama o da hükümetin suçu değilmiş. Hep dış güçler! Muş-Tatvan yolunda güllere bilmem ama devlete inancımız tam. Güllerin kanaması da kimin umurunda!

Reklam

Geçtiğimiz her şehirde kerelerce büyük beton bloklarının arasından geçip, kerelerce sorgulayan gözler üzerimize çevriliyor. Geçtiğimiz her şehirde hiç bitmeyen yol çalışmaları yüzünden sürekli yollar karıştırılıyor. Eh bizim ki de laf, biz de hiçbir şeyi beğenmiyormuşuz! Tatvan, Muş, Bingöl, Erzurum derken Artvin il sınırına giriyoruz. Sarp yollardan yükselip bulutlara yaklaşıyoruz. Gökyüzü delinmiş gibi bir yağmur. Kara bulutlar bir kulaç üstümüzde. Uzansak tutar mıyız bulutları? Tutsak ne olacak ki? Alıp yanımızda götürecek değiliz ya.

KARŞILAŞMA

Vara vara vardık Yusufeli’ne. Jandarma çeviriyor. Corona tedbirleri kapsamında şehre giriş yapanların ikamet edecekleri adreslerde 15 gün kalması gerekiyormuş. Gel gör ki bizim nerede kalacağımız belli değilmiş. Dağılacakmışız üçer dörder kişi evlere. Ve eğer ikametgah adresleri gelmezse şehre giriş yapamazmışız. Gece saat bir ve biz hiç bilmediğimiz bir yerde devletin sert yüzüyle karşı karşıyayız. Komutan çavuşun kim olduğunu soruyor. Yahya, “benim,” diyor. Çavuş mu? Ne çavuşu? Bizim Yahya… Çavuş da ne demek? İşçilerden biri şaşkınlığımı fark etmiş olacak ki, “Abi işçi getiren kişiye çavuş deniliyor” diyor. “Ha evet evet biliyorum,” diyorum. Ama nereden bileceğim. Bir yaşıma daha girdim. Bizim Yahya meğer koskocaman çavuşmuş. Yahya Çavuş, telefonuna sarılıyor. Sürekli birilerini arıyor ama cevap yok. Israrlı aramalar sonucunda Kemalpaşa Köprücü köyünden biri cevap veriyor. Herkes derin bir nefes alıyor. Herkesin tek tek bilgileri alınıp bir form imzalatıldıktan sonra tekrar biniyoruz transite. İlk badiremizi böylece atlatıyoruz. Ama arkadaşlar tedirgin olmaya başlıyorlar. Herkesin yüzünde bir hayal kırıklığı ifadesi beliriyor. “Peki biz bu saate nereye gideceğiz? Geceyi nerede geçireceğiz?” sorularını Yahya Çavuş; “Halledeceğiz,” diye geçiştiriyor. Hopa’ya varıyoruz. Hopa’nın girişinde duruyor aracımız. Herkesin aklında yüzlerce soru, umutsuzluk, hayal kırıklığı, yorgunluk, uykusuzluk… Yahya Çavuş tekrar telefonuna sarılıyor. Başlıyor birilerini aramaya. Gece saat iki buçuk. Ne yapacağız? Nereye gideceğiz? Kocaman bir belirsizlik. On beş dakika sonra biri geliyor. 45-50 yaşlarında kır saçlı, hafif çakırkeyf ve uykusuz. Sadece beş kişiyi alabileceğini söylüyor. Yahya Çavuş telefon aramalarına devam ediyor. Genç işçiler rahatsız! Her kafadan bir ses çıkıyor. Neden bu saate kadar yer ayarlanmadı? Neden varış saatimiz ona göre ayarlanmadı? Neden? Neden? Neden? Buradan doğru bir işçi harekatın önüne Yahya Çavuşun telefon konuşması engel oluyor. Böylece bir öfke patlaması da son anda engellenmiş oluyor. 10-15 dakika sonra bir pikap drift atarak yanımızda duruyor. Benle birlikte altı kişi pikaba biniyoruz. Beş kişi de ilk gelen dobloya binerek çalışma yerlerine dağlıyoruz. Bizim ekip Kemalpaşa’ya diğer ekip de Hopa’nın bir köyüne doğru yol alıyoruz. Hiç tanımadığımız genç bir adamın arabasıyla hiç tanımadığımız bir eve gitmenin verdiği tedirginlikle eve kadar hiç konuşmuyoruz. Eve varınca iki gruba ayrılacağımız söyleniyor. Üç kişi başka bir eve gidecek. Rastgele üç kişi ayrılıp komşu eve gidiyor. Ev sahibi kadın da uyanıp bizi karşılıyor. 55-60 yaşlarında biraz kilolu, esmer uzun boylu bir kadın. Yüzünde yıllanmış bir keder taşıyor. “Hoşgeldiniz oğlum” diyor. “Hoşbulduk” diyoruz. Oğluyla başka dilden bir şeyler konuşuyorlar. Kulağımızın aşina değil, belki de ilk defa duyduğumuz bir dil. Arkadaşlar Kürtçe soruyor; “Bunlar hangi dilden konuşuyorlar?” “Ben de ilk defa duydum, bilmiyorum” diyorum. Kadın aç olup olmadığımızı soruyor. Biz teşekkür ederek aç olmadığımızı sadece uyumak istediğimizi söylüyoruz. “Tamam buyurun buyurun, yatağınız hazır” diyor. Çantalarımızı, tavanı mısırla kaplanmış, türlü turşu bidonları dolu alt kata bırakıp odamıza çıkıyoruz. Küçücük bir odaya iki karyola bir yer yatağı sığdırılmış, kesif bir rutubet kokusu bizi karşılıyor. Sabaha karşı saat üç buçuk. Kendimizi yatağa atar atmaz gözlerimiz kapanıyor.

ANNECİĞİM SENCE TANRI NE KADAR ÖDER?”

Tarım işçilerinin kahvaltısı

Sabah beş buçukta kapı çalınıyor. “Kalkın kahvaltı hazır,” diye. Ne çalışacak mıyız? Bugün dinlenmeyecek miydik? Bu yorgunluk ve uykusuzlukla nasıl çalışacağız? El mecbur. Uyanıp kahvaltıya geçiyoruz. Çekine çekine, utana sıkıla… Zaten yediğimiz ne ki hatırda dursun, peynir, zeytin, salatalık, ekmek ve çay. Ev sahibi ismimizi soruyor. Kayahan, Zafer, İsa. Nedense ev sahibini ismini sormak aklımıza gelmiyor. Zaten ne önemi var ki? Teyze demek bize yetiyor. Daha önce çay toplayıp toplamadığımızı soruyor. Biz toplamadığımızı söyleyince; “Olsun hemen alışırsınız, zor bir şey değil” diyor. Ne kadar iyi bir patron, kolay diyor, alışırsınız diyor, tecrübe istemiyor… “Ben makas ve çuvalları hazırlayayım” diyor. “Siz kahvaltınızı yapın aşağıya inin. Ben de sizinle bahçeye gelip size göstereceğim.”

Elimizde birer makas ve bir çuval dolusu çuvalla bahçeye iniyoruz. Kapalı ve karamsar bir hava var. Yeni bir başlangıç için çok da uygun olmayan bir hava. Etraftaki dağların üstünü sis kaplamış. Dünyanın bütün yeşili buraya toplanmış sanki. Köydeki evler olmasa buranın çocukları başka bir renk bilmeyeceklerdi belki de. Dünyayı yeşil renkten ibaret zannederlerdi. Belki de öyledir, biz nerden bilebiliriz ki.

Teyze elindeki makası göstererek, “Bakın makası nasıl kullanıyorum, çok basit” diyor. Kırt kırt kırt kırt… Sonsuza uzanan kırt sesleriyle çay yaprakları makasa bağlı ufak torbaya dökülüyor. Ve torba doldurulup çuvala boşaltılıyor. Teyze: “Haydi siz de başlayın” deyince ben de ilk makası vuruyorum. Kırt duruyor, kırt tekrar duruyor. Kırt kırt oluyor bende bir sevinç… “Olacak olacak” diyor teyze. “Sadece yaprakları toplayacaksınız. Makası çok derine atmayın. Torba dolunca çuvallara boşaltacaksınız. Bir de sıra sıra gidin. Hepsi bu kadar.”

Başlıyoruz kırtlamaya. Bir saat, iki saat, yavaş yavaş kırt sesleri peş peşe çoğalıyor. Kırt sesleri çoğalınca teyzenin yüzündeki kedere bir perde iniyor sanki. Hafif bir gülümseme geliyor yüzüne. Karadeniz şivesiyle, “Olıyer olıyer” diyor. İki üç saate kan ter içinde kalıyoruz. Belimi doğrultamıyorum acıdan. İğne ucu kadar kuru bir yerim kalmıyor. “Sıcak değil de nem çok kötü” diyor bir arkadaş. Defalarca tekrarlıyoruz; “Sıcaklık değil de ne çok kötü.” İki üç torba doldurup bir nefeslik dinleniyorum. Arkadaşlar, “Hadi hadi” diyorlar. Hadi hadi de bu bel ağrısını bilseniz. Hele ensemin hemen altında, sırtın başladığı yerde bir acı var ki; sanki biri eline çekici almış yüzlerce çivi çakıyor. Öğleye doğru diğer arkadaşlar da pes ediyorlar. Başlıyorlar bizi buraya getirene küfürler savurmaya. Bazen küfürlerin ucu bana da geliyor. “Senin yüzünden,” diyorlar. “Senin yüzünden, sen olmasan biz gelmezdik. Bu kadar zor olduğunu bilsek aç kalsak da gelmezdik.” Haklılar. Çok haklılar. Bütün küfürleri hak ediyorum. “Bu şekilde kilo işi bizi kurtarmaz” diyorlar. “Söyleyelim yevmiye ile çalışalım. Akşama kadar çalışsak yüz kilo toplayamayız.”

On bir buçukta öğlen yemeği paydosu veriyoruz. Diğer ekipten bir arkadaş beni arıyor. Bana bir şiir okumak istediğini söylüyor. Seviniyorum. Şiir demek umut demek. Halen şiir okuyabiliyorsa demek ki işi beğenmişler. İçim ferahlıyor. En azından diğer arkadaşlar memnunlar işten. Ünlü Kürt şairi Şerko Bekes’in bir şiirini okuyor.

Akşamdı
Küçük boyacı Hemo
Büyük Meydan'ın köşesinde
Şam şehrinin göbeğinde
yorgun başını eğmiş
incecik bedenini
elindeki fırça gibi
hızlı hızlı sallıyordu.
Küçük avare Hemo
belli belirsiz bir fısıltıyla
şöyle diyordu:
Sen, öğretmen koy ayağını!
Sen, tüccar koy ayağını!
Subay... casus... asker... cellat…
iyi insan… piç insan…
Siz hepiniz!
Sırayla koyun ayaklarınızı…

Kimse kalmadı
Tanrı'dan başka
inanıyorum ki öte dünyada da
Tanrı
ayakkabılarını boyatmak için
bir Kürdü çağıracaktır.
Kim diyebilir ki "O Kürt ben değilim."
Ah anne,
sence Tanrı'nın ayakları ne kadar büyük?
Kaç numara giyiyordur?
Ya para!
Anneciğim sence Tanrı ne kadar öder?*

Hayatımda hiç bu kadar yerine oturan bir şiir okumadım, dinlemedim. Diyecek bir söz bulamadım. Kara lastik ayakkabının içinde ıslanmış çoraplarımı çıkarınca, pörsümüş ayaklarım her şeyi anlatıyordu. Coğrafyanın kaderi! Pörsümüş ayaklarımı dışarıda yıkayıp eve yemek yemeğe geçiyoruz. Diğer iki arkadaş çoraplarını bile çıkarmıyorlar. Sınıf kini bu olsa gerek. Yemekte çorba ve taze fasulye var. Bir de sabah kahvaltıda yemediğimiz dilimlenmiş salatalık. Arkadaşlar üzgün olduğumu görünce yemekten zannettiler. “Yemek seçmek günahtır” diyor. “Umduğumuzu değil bulduğumuzu yiyeceğiz.” Ben yemekle bir alası olmadığını söyleyince bir şey demediler. Yemeğimizi yemeye devam ettik, bol ekmekle. Biz kendi aramızda Kürtçe konuşuyoruz. Ev sahipleri de başka bir dilden konuşuyorlar. Arkadaşlardan biri hangi dili konuştuklarını soruyor. Hemşince cevabını alınca daha bir şaşırıyorlar. Bu sefer bana soruyorlar; “Böyle bir dili sen hiç duydun mu?” diyorlar. “İlk defa duyuyoruz, biz bunları Laz biliyorduk. Hemşince nedir ki? Onlar da Türk mü?”

“Hemşinler başka bir ırk,” diyorum.

Reklam

“Vallah biz ilk defa duyduk. Hemşince…”

“Ermeni kökenliler,”

“Nasıl yani? Şimdi bunlar Ermeni mi? Bunlar Müslüman değil mi?”

“Müslüman Ermeni bunlar.”

“Sizin aile de Müslüman Ermeni mi o zaman?”

“Bizim ki farklı, Müslümanlaştırılmış ve Kürtleşmiş Ermeni.”

“Bunlar da Türk…”

Bu konu uzayıp gidecekti ki teyze çay içip içmeyeceğimizi soruyor. İçeriz tabii ki. Çayın ana yurdunda yemekten sonra çay içilmez mi? Arkadaş bu Ermeni ve Hemşin meselesine taktı durdu. “Teyze siz Ermeni misiniz?” diye sordu. Teyze: “Yok Hemşin’iz” deyince bu sefer benim dalga geçtiğimi zannedip bana sert bir bakış attı. Çay geldi. Teyze çayları açık mı yoksa demli mi içtiğimizi sordu. Arkadaş, “Kaçak çay mı, yerli çay mı?” diye sorunca, kendimi tutamayıp bir kahkaha patlattım. Teyze hiçbir şey anlamadı. Çayın ana yurdundan kaçak çay istemek nereden tutsanız elinizde kalır.

Reklam

ÇUVALLARI TEPECEKSİN, TEPMEK ÖNEMLİ”

Kırt kırt kırt kırt… Tam ustası olmasak da artık birer kalfa gibi çalışabiliyorduk. Şu nem olmasa, ah şu nem olmasa, sıcaklık hiçbir şey. Böyle avutuyoruz kendimizi de; sıcaklık da bastırdıkça bastırıyor. Alnımızdan akan tere kalın kaşlarımız bile engel olamıyor, gözümüzü yakıyor. Arkadaşlardan biri sürekli tekrarlıyor; “çuvalları iyi tepin, yoksa kilo atmaz. Tepmek önemli. Elinizle değil ayağınızla tepin. Bak yoksa kilo atmaz…”

“Bu çuvallar var ya her biri en az 50 kilo atar. Çok sağlam teptim. Siz de tepin. İyice tepin.” Hasbinallah, taktı tepme işine. Tepme işini o kadar abarttı ki üstüne bir de türkü çıkardı. Daha beş günlük çocuğunu bırakıp buraya çay toplamaya, para kazanmaya gelmiş. “Yakup’um da Yakup’um” diyor. Çocuğun ismini Yakup koydu. Çocuğun daha kimliği bile yok. Nüfusa birlikte gidip kimlik başvurusu yaptık. Çok düşündü ismini ama annesi Yakup olsun demiş. “Olsun Yakup olsun. İyi bir evlat olsun da ismi önemli değil” dedi. Ama Yakup’un altıncı gününü görmeyecek, yedi, sekiz, dokuz, onuncu gününü de görmeyecek. Fakat önemli değilmiş, sağlıklı olsun da yetermiş. “Ya ne olacak, Yakup’uma bez alamazsam, mama alamazsam, elbise alamazsam daha kötü bir durum değil mi? Sen olsan ne yapardın bırakıp gelmez miydin? Tamam ben de istedim yanında olmayı ama para lazım para. İnşallah buradan iyi bir para kazanırım o zaman Yakup’uma daha iyi bir baba olmuş olurum.” İlk çocuğu yaşı da genç 28-29 yaşlarında. Sürekli telefondan çocuğunun fotoğrafını açıp özlemini dile getiriyor, telefonun ekranını öpüyor.

Teyze bağırıyor yukarıdan; “Yavaş yavaş toparlanin da, alime gideceğiz” diyor. Oysa daha erken diyor arkadaşlar. “Daha ne topladık ki? Kaç kilo atar acaba? Her çuval 50 kilo olsa. Altı çuval kaç kilo ediyor?” Biraz düşündükten sonra cevap veriyor. “300 kilo. Hey maşallah. Aslında iyi iş, niye daha önce gelmedik ki buraya. 300 milyon. Bugün yorgunduk yoksa daha çok toplardık.” Teyze tekrar bağırıyor; “Haydi çuvallari taşiyin da geç kalacayiz. Alim kapanacak.” Başlıyoruz aşağıdan çuvalları sırtlayıp yola doğru taşımaya. Yokuş yukarı kan ter içinde, kaya kaya, inleye inleye hepsini yola çıkarıyoruz. Yolda çuvalları bezlerin üstüne döküp içinden çalı çırpılar toplandıktan sonra pikaba yükleyip alım yerine götürüyoruz. Alım yeri ana baba günü. İnsanlar karınca gibi görünüyor büyük çuvalların altında. Yarım saatten fazla bekliyoruz. Sıra bize geliyor. Çuvalları indirip terazinin üstüne koyuyoruz. Herkesin gözü elektronik terazinin oynayan rakamlarında. O çuvallar, o ağır çuvallar nasıl olur da 30 kilo gelir. Akıl alır gibi değil. Sırtımızda 100 kilo hissettiğimiz çuvallar 28 kilo, 30 kilo en babası 33 kilo. Kocaman bir hayal kırıklığı. Arkadaş yanıp yanaşıp; “acaba bu terazide bir hile yok mu?” diyor. Yok daha neler. Koskocam devletimizin fabrikası, Çaykur bize kazık atacak değil ya. Benim 118 kilo geliyor. Zafer’in 177 kilo, Kayahan’ın 120 kilo. Ne umduk ne bulduk. Bezlerdeki çayı kamyonun kazasına döküp üstünde tepindikten sonra boş bezleri ve çuvalları pikabın arkası atıp birer sigara yakıp eve doğru yol alıyoruz.

İlk günün azizliği, yorgunluk, uykusuzluk ondandır yoksa 300 kilo rahat toplardık. Umudumuzu kaybetmiyoruz. Yarın ola hayır ola. Hele bir duş alalım. Yemeğimizi yiyelim. Sırayla duşa giriyoruz. Duş bitene kadar yemek de hazır oluyor. Teyze bir de taze mısır ekmeği yapmış. Çorba, lahana sarma, sabah kahvaltıda kalan dilimlenmiş salatalık. Sofraya oturuyoruz. Zafer bana dönerek; “Bizim bu salatalıklardan kurtulmamız lazım, sabahtan beri üçüncü defadır sofraya geliyor” diyor gülerek. “O zaman mecbur yiyeceğiz” diyorum. Teyze de bizimle sofraya oturuyor. Birlikte yemek yiyoruz. “İlk güne göre yine iyi topladınız” diyor. “Bizim işçiler vardı, ama bu hastalıktan dolayı gelemediler. Her sene Gürcüler gelip çayımızı toplardı. Ama günde300-400 kilo toplardı kişi başı. Sabah dörtte uyanır karanlıkta çay toplamaya giderlerdi. Hastalık olmasa… Allah korusun…” Teyzenin yüzüne tarih öncesinden yerleşmiş hüznü merak ediyorum. Ama durup dururken soramam ki. “Teyze” diyorum. “Senin çocuk niye çay toplamıyor. Başka çocuğun yok mu? Tek kişi mi?” Kafasını eğmiş yüzüme bakmadan cevap veriyor; “Kilolarından dolayı çalışamıyor" diyor. “Biri çocuk, daha var. Bunun büyüğü o da bir mağazada çalışıyor. Babaları da tır üstünde, şoför. Ermenistan’a gidip geliyor. İki çocuğum da öldü.” Son cümleyi kurarken sanki yüreğinin derinliklerinde bir dinamit patlamış gibi bir nefes alıyor. “Özür dilerim, nerden bilecektim” diyorum. “Kanserden öldüler” diyor. “Biri sekiz yaşında biri de on dört yaşında.” “Çernobil” diyorum. Başka da bir şey diyemiyorum. Uzun süre bir sessizlik oldu. Ölüm sessizliği…

Zafer: “Teyze kaç gün işiniz var” diyor. İki üç gün olacağını söylüyor. Ama komşuların işi varmış. Orada çalışabilecekmişiz. “İş konusunda sıkıntı yapmayın, size iş ayarlarız bizimki bitince” diyor. “Allah razı olsun,” diyoruz. O da bizi merak ediyor. Başka iş yapıp yapmadığımızı soruyor. Mevsimlik işçilik işte. İş nerede olsa biz oradayız. Sigortalı bir işe girmemizi tembihliyor. Kim istemez ki güzel bir işi olsun. Sigortası olsun. Ay başı maaşını alsın.

Reklam

Üç gün teyzenin çayını topluyoruz. Ben hiç 130 kilonun üstüne çıkamıyorum. Ama zafer 230 kiloya kadar çıkıyor. Kayahan da 160-170 kiloya dayanıyor. Bir de özele verince kesinti yapıyorlarmış. Çaykur çayı 3 lira 30 kuruştan alıyor, özel fabrikalar, 2 lira 70 kuruştan alıyor. Bir de kota var tabii. Günlük şu kadar kilo getirebilirsiniz diyor Çaykur. Özel fabrikalar parayı peşin veriyor, Çaykur ise ay başında ödeme yapıyor.

Yahya Çavuş beni arıyor. Hoşbeşten sonra asıl meseleye geliyor. Paramızı alıp almadığımızı soruyor. Aldığımız söyleyince diğer arkadaşlardan yemek parasını almamı söylüyor. “Ne yemek parası Yahya” diyorum.

“Konuştuk ya kişi başı günlük on lira yemek parası verecek diye.”

“Tamam da biz burada yemek yiyoruz zaten. Yemek parasını alsaydı onlar alırdı.”

“Biz konuştuk ama ayıp ediyorsun. Böyle yapacaktınız madem başta söyleseydiniz.”

“Abi biz ne yaptık? Yemek parasını istemediler. İstersen gidip sorayım ev sahibine.”

“Niye ona soruyorsun? Ben sizi getirdim, o parayı vereceksiniz.”

“Sen bir açıkça söyle ne parasıdır. Yemek parası deme bari.”

Reklam

“Kardeşim ben size iyilik yaptım, size iş buldum. Bu işler böyle çavuşa para verilir.”

“Yahya iyilik parayla olan bir şey değil. Tamam ben veririm ama diğer arkadaşlardan alma. O alın terini almak ayıp.”

“Sana ne kardeşim ayıpsa benim ayıbım. O parayı vereceksiniz.”

“Yahya, o parayı vermem. Ben de vermem diğer arkadaşlara da ödetmem.”

“Benim on tane adamım var o parayı alacağım sizden.”

“Tamam Yahya. Gel ve al.”

Telefonu kapatıyorum Yahya’nın yüzüne. Demek ki çavuşlar para alıyormuş iş ayarlayınca. Ama vicdana sığar mı bu? Bu zorluğun, bu alın terinin üstünden kimse paraya almayacak. Durumu arkadaşlara anlatıyorum arkadaşlar; “vermeyiz,” diyorlar. “Bir kuruş vermeyiz. On kilo toplayana kadar canımız çıkıyor gidip onu da çavuşa mı verelim. Adam bize ne yaptı ki? bizi getirip buraya attı bir daha ne aradı ne de sordu.” Haklılar. Sonuna kadar haklılar.

YERYÜZÜNDE GÜZEL BİR YATAĞIN OLSUN YETER”

Üçüncü günün sonunda hesabımız kesilip bizi başka bir köye götürüyorlar. Osmaniye’ye. Osmaniye’nin toprağı daha verimliymiş, çayı daha güzel olurmuş. Orada daha çok toplayabilecekmişiz. Kimse yevmiye kabul etmiyor. Üçüncü kesimde zaten çok fazla çay yokmuş. “Ah,” diyor Zafer. “Ah bir birinci ve ikinci kesimde gelseydik, ne para götürürdük.”

Osmaniye köyünde bir eve geliyoruz. İki katlı bir ev ama alt katı kuru inşaat. Sadece bir tane oda yapılmış o da işçiler için hazırlanmış. Bizi odamıza götürüyorlar. Oda küçücük. Oda demeye bin şahit ister ama kimsenin de şahitlik edeceğini düşünmem. Havasız, eksi püskü üç tane karyola konmuş, insan bağlasan durmaz bir yer. Küçücük iki tane penceresi var. Hava akımı yok. İnsan bu odada kaç gün yaşayabilir ki? Ahırdan hallice.

Ev sahibi bizi Gürcü sanıyor. Olmadığımızı öğrenince biraz şaşırıyor. “Toplayabilecek misiniz?” diyor. “Daha önce topladınız mı? Ayşe’nin çayını siz mi topladınız? Kaç kilo toplayabiliyorsunuz?” Uzun bir sorgulamadan sonra çok da memnun olmayarak bir şeye ihtiyacımız olup olmadığını soruyorlar. Bir şeye ihtiyacımız olmadığını, teşekkür edip odamıza geçiyoruz. Yatağıma uzanır uzanmaz yatağın ortası çöküyor. Eski çok eski yaylı karyolanın üstündeki süngerden acayip pis bir koku geliyor. Bırakıp gidemeyiz ki. Gitsek nereye gideceğiz. Zafer ve Kayahan’ın yüzünden düşen bin parça. Anne babalarını, eşlerini, sevgililerini, yuvalarını bırakıp ekmek parası uğruna böyle bir yatakta yatmanın çelişkisini hangi kitaplar, filmler, resimler anlatabilir ki? Üçümüzde birbirimize çaktırmadan bir an önce buradan kurtulmak için dua ediyoruz.

Sabah inanılmaz bir baş ve sırt ağrısıyla uyanıyorum. Havasızlık ve rutubet başıma vurmuş, yatak belimi bükmüş. İnanılmaz bir yağmur yağıyor. Bu yağmurda çalışmayacağımızı düşünüyordum. Hiç olur mu öyle şey? Yağmurda çay toplamak daha makbulmüş. Daha çok kilo atıyormuş. Hem bizim için hem de onlar için daha iyiymiş. El mahkum. Muşambalarımızı, yemeğimizi, çuvallarımızı, makaslarımızı kamyonetin kasasına atıp peşinden bizde kasaya atlayıp dağlara doğru tırmanıyoruz. Kararmış bulutlara doğru, sisli tepelere doğru… Bir dağın yamacında iniyoruz. Kadın eliyle bize çay bahçelerini gösteriyor. Kocaman bir alan, sonsuz bir yamak. Hemen muşambalarımızı giyip başlıyoruz ilk iş yerimizin ilk iş gününe. Gerçekten verimli bir toprak. Çayları çok güzel. Birkaç makasla torba doluyor. Kadınlar sürekli başımızda talimatlar veriyor. “Çok derine vurmayın, araları iyi temizleyin, otları çayın üstünde bırakmayın, çuvalları çok fazla tepmeyin…” Diğer arkadaşlar çok da dinlemiyorlar söylenenleri. Bildikleri gibi yapıyorlar. Hatta arada Kürtçe küfürler de savuruyorlar. Yağmurun altında, muşambaların içinde terimizin sıcaklığıyla öğlen yemeğine kadar dinlenmeden çalışıyoruz. Zafer sürekli Ayşe Teyze’yi övüyor. “Keşke 100 kilo toplasaydık da buraya gelmeseydik,” diyor. Daha neler neler diyor. Öğle yemeğinden sonra topladıklarımızı alıma götürüyoruz. Islak payı, çuvalların ağırlığı, özel fabrikanın kesintisini çıkardıktan sonra her birimiz 150 kilo toplamışız. Zafer’in keyfi yerine geliyor. Kayahan arayıp kaç kilo geldiğini soruyor. Söyleyince onun da sesinde bir mutluluk beliriyor. Zafer hemen diğer ekipteki arkadaşları arayıp öğlene kadar 150'şer kilo topladığımızı övüne övüne anlatıyor. Bir an önce gidip 300 kiloya tamamlamanın acelesi var Zafer’de. Yine kamyonetin arkasına atlayıp dağlara doğru yükseliyoruz. Mutluyuz. Yorgunuz. Donumuza kadar ıslağız. Üçe kadar çalışıyoruz. Topladıklarımızı alıma götürüyoruz. Bu sefer Çaykur’a götürüyoruz. Hem ıslak payını az kesiyor hem de normal kesinti yapmıyor. Zafer yine 300 kiloyu bulmuyor ama çok yaklaşıyor; 260 kilo. Ben 210 kilo, Kayahan 230 kilo.

Burada bir hafta işimiz var. Yeri kötü belki ama çayı çok iyi. Böyle devam edersek en azından iyi bir parayla döneriz memlekette. Ayşe Teyze’nin pabucu dama atılıyor. Eve varır varmaz nasıl duş alacağımı soruyorum. Bana duş yerini gösteriyorlar. Pislik içinde bir tuvalete bir şofben takmışlar ama ismini de banyo demişler. Mecbur burnumun direkleri sızlaya sızlaya duş alıyorum. Kayahan’la Zafer duş da almıyorlar. Almamaları daha iyi. Yemek hazır. Yemeğimizi yiyoruz. Ev sahipleri kendi aralarında bizimle ilgili bir şeyler konuşuyorlar. Hemşince konuşuyorlar ama insan anlıyor işte. Ve bize yol görünüyor. Eski işçileri izin alıp gelmişler Gürcistan’dan. Bize ne yapacaklarını konuşuyorlar. Ayşe Teyze’nin oğlunu arıyorlar böyle böyle diye. Bizim bir şeyden haberimiz yok odamıza çekildik. Beş dakika sonra 11-12 yaşlarında tombul bir çocuk kapımız çaldı. “Ninem, hazırlansınlar gidecekler dedi” diyor. Üçümüz şaşkın şakın birbirimizin yüzüne bakakaldık. Bu odadan kurtulduğumuza mı sevinelim yoksa o güzel çaydan mahrum kalacağımıza mı üzülelim? Bilemedik. Bildiğimiz tek şey gideceğimiz. Nereye gideceğiz? Bu saate nasıl başka bir yer bulacağız? Kocaman bir belirsizlik içinde çantalarımızı toparlayıp kapının önüne çıktık. Eve sahibi gelip durumu anlattı: “Eski işçilerimiz izin alıp gelmişler, on yıldır çayımızı onlar toplarlar. Kusura bakmayın, Doğuş’u aradık gelip sizi alacak.” Paramızı sayıp bize verdikten sonra helalleşip kapının önüne çıkıyoruz. Yarım saat sonra Doğuş gelip bizi alıyor. “Bir günlük daha işimiz kalmış onu halledelim ben size akşam bir iş bulurum” diyor.

COĞRAFYA KADER Mİ YOKSA KEDER Mİ?

Tekrar Köprücü köyündeyiz. Ayşe Teyze’nin evinde. O ahırımsı yerden sonra burası bize cennet gibi geliyor. En azından rahat ve düzgün bir yatakta yatmanın verdiği huzur bizi az da olsa teselli ediyor. Ayşe Teyze bize çay koyuyor hemen balkonda oturup denize karşı çayımızı yudumlarken söz dönüp dolaşıp Suriyelilere geliyor. Gelmez olsaydı. Nedense Türkiye’deki bütün kötülüklerin müsebbibi Suriyeliler oluyor. Ayşe Teyze, bütün Suriyelilere kimlik verildiğinden, hepsine maaş bağlandığından dem vuruyor. Diğer arkadaşlar da; “Suriyeliler geldi işler bozuldu” diyorlar. “Eskiden 150 lira yevmiye ile çalışıyorduk onlar gelip aynı işi 50 liraya yapıyorlar. Patronlar da onları çalıştırıyorlar. Ev kiraları onlar yüzünden bu kadar yükseldi.”

Reklam

Ayşe Teyze’nin balkonu siyaset meydanına dönüyor. Hemşince’nin yok olma tehlikesinden girip, çay fabrikalarının zararlarına, oradan termik santrallere, termik santrallerden Kürt soruna kadar ülkenin bütün sorunlarını masaya yatırıyoruz. Suriyeliler konusu dışında bütün konularda hemfikiriz. “Termik santraller kötüdür, Kürtçe de Hemşince de okullarda öğretilmeli, çay fabrikaları önlem alınmasa çok ciddi zararlara yol açar.”

Sabahın beşinde uyanıp pikapla dağa tırmanıyoruz. Arkadaşlar; “Baksana buranın yolları ne kadar güzel. Ta dağın başına yol götürmüşler. Asfalt yapmışlar. Bizim köyün yolu bile daha taş toprak. Adalet mi bu?” Çay bahçesine varıyoruz. Bahçe dik bir yamaçta, aşağıdaki yol toprak olduğu için çamur olmuş, mecbur çayı yukarıdaki yola taşıyacağız. Aşağıdan yukarıya doğru bakıyoruz. Sırat köprüsü gibi. Başlıyoruz kırtlamaya. Kırt kırt kırt kırt… makasın çıkardığı kırt sesleri artık rüyalarıma bile giriyor. Çayın altı kesilmiş ağaç kökleriyle dolu. Belli ki burası daha önce ormanlık alanmış. Bunun ne önemi var ki? Şu an çay bahçesi ve bizim bu çayı toplamamız lazım. “O kadar üniversite okudun” diyor Kayahan. “Ne işe yaradı, gidip AKP üyesi olsaydın şu an krallar gibi yaşıyordun. Bak şimdi çuvalları doldurup buradan ta yukarıya taşıyacağız. Hadi biz okumadık, bizim kaderimiz bu. Ama sen kaderini değiştirebilirsin.”

İbn-i Haldun’a atfedilen, “Coğrafya kaderdir” sözü burada, ‘coğrafya kederdir’ sözüne denk düşüyor. Yoksulluğun, işsizliğin, gurbettin, önemsenmemenin kederi. Kokusuna doyamadığı beş günlük çocuğunu bırakıp buraya gelmenin kederi. Yaşlandıran bir keder. Hasta eden bir keder. Öldüren bir keder.

Yine kan ter içindeyiz. yine yorgun ve halsiziz. Yine avuç içlerimiz çatlamış. Yine terimiz gözlerimize akıp gözlerimizi yakıyor. Yağmur yağmış, toprak ıslak. Kara lastiklerimizle kayıp duruyor. Sürekli birbirimizi uyarıyoruz; “Dikkat edelim, kayarken makasın üstüne düşmeyelim.” Öğle yemeği geliyor. Tereyağlı pişi, peynir, zeytin, domates, salatalık. “Şimdi bir de çay olacaktı” diyoruz. “Çay toplayıp çaya hasret kalmak…” diyor arkadaşlardan biri. Burada bir saatlik işimiz var. Sonra nereye gideceğiz. Tanıştığımız herkesin numarasını alıyoruz. Bize iş lazım, onlara işçi. Arkadaşlarla anlaşıyoruz; “Ben taşıyamam” diyorum. “Size çay toplayayım ya da size bir çuval çayımı vereyim benimkini de taşıyın.” “Tamam olur” diyorlar. Hatta bu duruma seviniyorlar. Sevinsinler ne güzel, sevinsinler ne iyi.

Buranın çayı da bitti. Alıma götürüyoruz. Benim 80 kilo. Zafer’in 130 kilo, Kayahan’ın 115 kilo. Gözler terazide. “Bu terazide kesin bir sorun var” diyor Zafer. “Ulan o kadar ağır çuvallar nasıl bu kadar kilo atar? Belimiz kırıldı çuvalların altında. Ama gele gele 130 kilo geliyor.” Nereye gideceğimizi konuşuyoruz. Zafer numarasını aldığı kişileri tek tek arıyor. Ama olumlu bir haber yok. “İşçi lazım” diyorlar. “İşçi lazım ama kalacak yer yok.” Eve gidiyoruz. Kara bir düşünce almış bizi. Ayşe Teyze’nin eşi Arif Amca Ermenistan’dan yeni gelmiş. “Merak etmeyin” diyor Arif Amca. “Ben size iş ayarlarım. Hele bir duşunuzu alın, yemeğinizi yiyin.” Arif Amca bir iki kişiyi arıyor, onların da yerleri yokmuş. Sonunda Arif Amca birini ayarlıyor. Yarım saat sonra gelip alacağını söylemiş. Hemen toparlanıp kapıda bekliyoruz. Yarım saat sonra kapının önünde Kartal marka bir araç duruyor. Arabadan kısa boylu, kır saçlı, ayağı seken yaşlıca bir adam iniyor. “Merhaba ben Metin” diyor. “Hazırsanız gidelim.” Biz çoktan hazırız. Biz her zaman hazırız. Pılımızı pırtımızı arabanın arkasına atıp Ayşe Teyzelerle vedalaşıp arabaya binip başka bir dünyaya yol alıyoruz.

Çay yüklü araba

İNSAN YERİNE KONMANIN SEVİNCİ

Kısa süreli bir sessizlikten sonra Metin Abi: “Gençler tekrar hoş geldiniz” diyor. “Benim ilk on günlük çayım var. Beş günlüğünü topladıktan sonra beş gün ara vereceğiz. Çünkü daha çayın hepsi gelememiş bir de temizlenmesi gereken yerler de var.” Metin Abi çok konuşkan biri değil. Sadece gerektiği zaman konuşur. Evine varıyoruz. Bizi ikinci kata çıkarıyor. İkinci kat kuru inşaat. “Kusura bakmayın, bu hastalıktan dolayı gelin çocuklarıyla birlikte İstanbul’dan gelmişler. Boş odamız yok. Mecbur sizi burada yatırmak zorundayız. Banyo ve tuvalet için alt kata ineceksiniz. Çekinmenize gerek yok” diyor. Ne yapalım. Mecbur kabul edeceğiz. Yataklarımızı da kendimiz kuruyoruz. En azından burası bir ev, kapı pencereleri katılmamış olsa da, elektriği suyu olmasa da bir ev. “İsterseniz pencerelere battaniye asabiliriz. Ama hava soğuk değil zaten, hem sokak lambası akşam odayı da aydınlatıyor. Size aşağıdan bir üçlü çekelim telefonlarınız şarj edersiniz,” diyor Metin Abi. “Haydi yerinizi ayarlayın, aşağıya inin çay içelim.”

Yerimizi ayarladıktan sonra çay içmeye iniyoruz. Metin Abi’nin eşi, kızı, kaynanası ve gelini gelip, “Hoş geldiniz” diyorlar. “Hoş bulduk, hoş bulduk, hoş bulduk.” Metin Abi’nin eşi Elmas Abla işle ilgili bir şeyler söylüyor. “Sabah kaçta uyandırayım sizi?” diyor. “Kahvaltıda ne yersiniz? Yumurtayı kırayım mı yoksa haşlayayım mı?” Üçümüz birbirimize bakıyoruz. Yüzümüz gülüyor. İlk defa biri fikrimizi soruyor. Bir anne sıcaklığını hissediyoruz. Varsın yatacak yerimiz bile olmasın. Hep teşekkür ediyoruz. Metin Abi, çarşıdan bir isteğiniz var mı diye soruyor. Sigaramız yok. Sarmalık tütün getirmiştik memleketten ama nemden içilmiyor. Islak tütün çekmez ki.

“Sigaramız yok abi.”

“Alayım size ya da isterseniz sizi de götüreyim…”

“Olur mu ki? Zahmet olmasın!”

“Ya ne zahmeti, arabayla gidiyoruz sanki sırtımızda taşıyacağız.”

“Olur abi, gidelim.”

Reklam

“Haydi o zaman…”

Atlıyoruz arabaya. Kemalpaşa’ya gidiyoruz. Kemalpaşa Gürcistan sınırında küçük bir ilçe. 6 bin küsur nüfusu var. Hemşinler, Lazlar ve Rizeliler nüfusun çoğunluğunu oluşturuyorlar. Çay toplama mevsiminde çarşı kalabalıklaşıyor. Büyükşehirlerden çay sahipleri ve işçiler nüfusu hayli arttırıyor. Bu yıl Gürcüler yok, çarşının her tarafı Kürt işçiler doldurmuş. Esnaf bayram ediyor. Pandemiden önce burası her zaman kalabalıkmış. Gürcistan’dan buraya insanlar alışveriş yapmaya geliyorlarmış. Uzun bir cadde baştan sona kadar toptan tekstil mağazalarıyla dolu. Metin Abi bizi bir kahvehaneye bırakıp, “İşinizi hallettikten sonra beni arayın” deyip gidiyor. İşimizi halledip bir çay içtikten sonra Metin Abi'yi arıyorum. “Sizi bıraktığım kahvenin sırasında ‘Dostalar Birahanesi’ var, oradayım.” Diğer arkadaşları kahvehaneye bırakıp Metin Abi’nin yanına gidiyorum. “Buyur gel İsa” diyor Metin Abi. “Sizin oradakiler içmezler diye teklif etmedim. Gel iç gel.” Küçük bir birahane. İçeride dört beş masa var. Masalar boş. Barın önünde Metin Abi, mekanın işletmecisi ve genç bir adam oturmuş bira içiyorlar. Bana bir yer sandalye çekiyorlar. Metin Abi bağırıyor; “Katia bir tane bira getir.” Sohbetlerine devam ediyorlar. Siyasetten konuşuyorlar. Ülkenin ekonomisin çöktüğünden, okulların hepsinin imam hatiplere dönüştüğünden, şeriattan, Süleyman Soylu’dan… Masadakiler arada göz ucuyla beni kesip konuşmalarına devam ediyorlar. Benim derdim bel ağrılarım, parmaklarımın ağrısı.

Biramızı içtikten sonra elimi cebime atıyorum Metin Abi kızıyor. “O iş tamam” diyor.

“Borcumuz var mı Katia? Katia;

“Yok abi” diyor.

Diğer arkadaşları alıp köye doğru yol alıyoruz. Zafer; “Abi burada çay ne kadar pahalı. Bir çaya üç lira aldılar.” Metin Abi okkalı bir küfür sallıyor. “Yabancı gördüler mi böyle yapıyorlar” diyor. “Tıraş olduk; saç sakal 40 lira. İstanbul’da bile bu kadar almıyorlar” diye devam ediyor Zafer. Metin Abi yine bir küfür sallıyor.

Metin Abi’ye bizi buraya getiren arkadaşın yani Yahya Çavuş’un para istediğini söyleyince Metin Abi köpürüyor. “Nasıl para ister” diyor. “Sakın para vermeyin. Kimseye de söylemeyin burada. Yoksa adamı döver evine gönderirler.” Böylece Yahya Çavuş’tan da tamamen kurtulmuş oluyoruz.

Metin Abi’nin yanında dört gün çay topladık. Bir gün de çayın içindeki otları temizledik. Sağ olsun bize hiç işçi muamelesi yapmadı. Birlikte yedik içtik. Gece geç saatlere kadar sohbet ettik. Ülkenin halini ahvalini konuştuk. Ben ormanlık alanların açılıp çay yapılıp yapılmadığını sordum. “Biz yapmadık ama yapanlar var tabii.” Onlar Hemşince bizler Kürtçe birbirimizin arkasından iyi kötü laflar ettik. Metin Abi gençlik dönemlerini anlattı. Metin Lokumcu ile arkadaşlığından bahsetti. Beş gün sonra tekrar görüşmek üzere Metin Abi’den ayrıldık.

Reklam

BİZİM BÜYÜK ÇARESİZLİĞİMİZ

Bizi sürekli arayan bir adamı aradık. “Bu akşam gelebiliriz” dedik. Konuştuk anlaştık Metin Abi bizi çarşıya bıraktı. Adamla görüştük, adam yatma yerinin olmadığını söyledi. Biz bir başımıza çarşıda elimizde çantalarımızla kalakaldık. “Abi yapma etme. Kaç gündür bizi arıyorsun, gelin diye. Şimdi nasıl yerim yok diyorsun.” Adam kusura bakmayın deyip bizi bırakıp gitti. Ne yapacağımızı bilmiyoruz. Arkadaşlar; “Hadi biletimizi kesip gidelim memleketimize. Lanet olsun böyle işe. Her gün böyle rezil rüsva olacağımıza aç kalalım daha iyi. En azından evimizde, çoluk çocuğumuzun yanında ailemizin yanında oluruz. Rezil olduk buralarda. Yıllardır işçilik yapıyoruz böyle rezillik görmedik. İki kuruş kazanacağız diye değer mi onurumuzu ayaklar altına almaya?” dediler de dediler… Tam da Sakarya’da işçilerin dövülme haberlerinin geldiği gün böyle sersefil sokakta kalmak. Arkadaşlar sürekli Sakarya’dan gelen videoları telefondan izleyip küfür ediyor. Kayahan: “O tokat hiç yüzümüzde eksik olmuyor” diyor. “Biz ne zaman tokat atacak duruma geleceğiz.” Demek ki bu dünyada o tokat hep olacak. Kimse tokat olmasın diye uğraşmıyor. Herkes tokat atan tarafta olmak istiyor.

Mecbur Metin Abi’yi arıyorum. Durumu anlatınca, “Tamam bekleyin, gelip alacağım sizi” diyor. Yaşa be Metin Abi yaşa. Metin Abi gelip bizi alıyor. Hemen birkaç kişiyi de arıyor iş için. “Tamam” diyor. “Bu akşam bizde kalın, işi ayarladım yarın sabah sizi bırakırım.” Mahcup mahcup teşekkür ediyoruz.

Sabah erkenden Metin abi bizi çarşıya götürüyor. Bir de çorba ısmarlıyor. Sağ olsun. İş sahibi pikabıyla gelip bizi alıyor. Bizim yaşlarda genç bir adam. Alıp Osmaniye köyüne gidiyoruz. Şimdiye kadar ki en yüksek rakıma çıkıyoruz. Köy ayaklarımızın altında. Çayın taşıması yok, çuvalları yukarıdan aşağıya doğru yuvarlayacağız yolun üstüne gidecek. Bizi alan genç adam, genç bir kadın ve anneleri de bizimle birlikte çay topluyorlar. Her birimizin çuvalına farklı renklerden oluşan ipler bağlıyorlar ki çuvallar karışmasın. Nedense bizim aklımıza hiç gelmedi. Meğerse daha önce çuvallar yüzünden işçiler kavga etmişler. “Yok o çuval benim, bu çuval senin” diye. Öğleye kadar neredeyse yarım paket sigara içiyoruz her birimiz. Oksijen arttıkça sigara içme isteği de artıyor mu acaba? Yoksa karbondioksit ihtiyacı mı artıyor? Bunu biz nereden bilelim. Biz içmemize bakarız.

Öğlen bize kuşbaşı kapalı pide yaptırıyorlar. Lokantaları varmış. Herkesin lokanta sahibi olmasını diliyoruz. Buranın yemekleri hiç damak zevkimize hitap etmiyor. Yemekten sonra bir de içmeye çay olsa. Ama yok. Yemek yedikten sonra insan bir yorgunluk çöküyor. Şöyle uzanıp boylu boyunca uyumak istiyor insan. İş bekler. İşçi uyur mu hiç? Uyumaz. Biraz dinlendikten sonra yokuşu tırmanıp tepeye çıkıyoruz. Yokuşu tırmanmak bile bir dert. Nefes bırakmıyor insanda bu yokuş. Zafer: “İnsan ne yaparsa sabah yapar” diyor. “Öğlenden sonra ne çalışacak dermanın kalıyor ne de topladığın çayın bereketi oluyor. Sabah çok erken kalkacaksın. Sabah erken…”

Zafer yine takmış tepeleme işine. Sabahtan beri çuvalları iyi tepin deyip duruyor. Kadın: “Çok tepmeyin hava sıcak, çay yanar,” diyor. Diyor ama Zafer dinlemiyor. “Tepin tepin” diyor. “Siz de benim gibi teperseniz benim kadar kazanırsınız. Siz tepmediğiniz için sizin ki az geliyor.” Bir türlü ikna edemedim; tepmeyle alakası olmadığına. “Miktar” diyorum. Dinlemiyor. “Tepin iyice tepin, bak nasıl kilo atıyor.”

Hava bugün çok sıcak. Hem güneş hem nem bizi halden düşürüyor. İçtiğimiz sıvının bilmem kaç katı ter akıtıyoruz. Saat üç buçuğa kadar ancak dayanabiliyoruz. Bugün de bu kadar yeter.

Reklam

Bir kişi aşağıya, yola iniyor. Biz yukarıdan çuvalları yuvarlıyoruz, aşağıdaki yolun üstünde çuvalları tutuyor. Geçen sene çuval yuvarlarken birinin ayağına gelmiş ayağını kırmış diyorlar. Dikkatli olmamız konusunda bizi uyarıyorlar. Tüm çuvalları yuvarladıktan sonra inip pikaba yükleyip doğru alım yerine. Alım yerine sıra var. Bir süre bekledikten sonra sıra bize geliyor. Çuvalları terazinin üstüne koyuyoruz, gözler terazinin ekranında oynayan rakamlarda. 210 kilo, 187 kilo, 145 kilo… “Size tepin diyorum dinlemiyorsunuz. Bak işte siz de tepseydiniz…” diyor Zafer. “Tamam haklısın tamam” diyorum. Yoksa bu tepme işi uzayıp gidecek. Bir de çayları kamyona döküp orada tepiyoruz. Tep, tep, tep…

Hiç beklemediğimiz bir sürprizle karşılaşıyoruz. Burada da kalacak yer yokmuş. Yer ayarlamaya çalışıyorlarmış. Yine bir karamsarlık, umutsuzluk, mutsuzluk ve daha nice kötü duygularla doluyoruz. “Yeter ulan yeter” diyor Kayahan kendi kendine. Bence de yeter. Hepimiz de yeter diyoruz. Ama yetmiyor demek ki. Diğer ekipten arkadaşları arıyoruz. Onların yanında iş olup olmadığını soruyoruz. Onlar da bizim gibi belki bizden de beterler. Ama sorup bize geri döneceklerini söylüyorlar. Bekle bekle bekle… Bu bekleyiş ömrümüzden ömür götürüyor. Neyse ki sabah bizi alan genç adam gelip çarşıda yer ayarladıklarını söylüyor. Çantalarımızı pikaba atıp çarşıya gidiyoruz. Artık kimseye ‘hoşça kal’ demeye ne dilimiz varıyor ne de yüreğimiz. Çarşıda hemen lokantalarının üst katında kalacakmışız. İyi bari. İnip çantalarımızla birlikte yukarı çıkıyoruz. Adam önden gidip kapıyı açıyor. Bir de yukarıdan bağırıyor: “Biraz toparlamanız lazım” diyor. Olsun toparlarız. Kapıdan bir girişimiz var bir de çıkışımız. İnsan utanır birini burada yatırmaya. İnsanı bırak herhangi bir canlı burada barınamaz. Bu kadarı da fazla artık. Pıyrım pıyrım bir tane çekyat, tavanı ve duvarları hep dökülmüş savaş kalıntısı bir harabe gibi. “Ayıp be” diyorum adama. “Bu kadarı da ayıp gerçekten. Siz burada bir saat durabilir misiniz? İnsanız insan. Hiç mi utanmadınız burayı kalacak yer diye bize gösterirken?” İpe sapa gelmez bir sürü laf ettim. Adamın gözlerinin içine bakarak hemen oradan uzaklaştık. “Alın işinizi de paranızı da başınıza çalın.”

Gidip bir kahvehanede biraz soluklandıktan sonra otobüs bileti bakıyoruz. Birbirimizin yüzüne bakmaya utanıyoruz arkadaşlarla. Ancak yarına otobüs bileti var. Otel bakıyorum. “Arkadaşlar, bu akşam otelde kalalım. Yarın sabah biletimiz kesip gidelim” diyorum. Zafer: “Otel kaç paradır?”

“Önemli değil ben hallederim.”

“Kaç para peki?”

Bakıyorum otel fiyatına. Kemalpaşa’da tek bir otel var. Dört yıldızlı bir otel, geceliği 450 lira. Olsun bin lira olsun. Bu muameleyi artık kaldıramıyorum.

“Dışarıda yatalım daha iyi. 450 lira nedir? Zaten kaç para kazanmışız ki?”

Reklam

“Olsun ben öderim.”

Yüzüme bakıyorlar. Ciddi miyim değil miyim diye iyice bir bakıyorlar. Ciddi olduğumu görünce ikisi de susuyor. Kısa süreli bir sessizlik oluyor.

“İsa hayırdır” diye bir ses. Metin Abi.

“Buyur Metin Abi” diyorum. “Biz memlekete dönüyoruz.”

“Neden ne oldu? Sizin bu haliniz nedir? Bir şey mi oldu?”

“Yok Metin Abi bir sıkıntı yok.”

Metin Abi sinirleniyor. “Ne oldu hele söyleyin bi” diyor. Durumu bir bir anlatıyorum. Anlatırken aynı şeyi tekrar yaşıyor gibi öfkeleniyorum. Metin Abi öfkemi görünce o da öfkeleniyor. “Dur ben oraya bir gideyim” diyor. Hakaretlerin bini bir para. Bırakmıyorum. Gitmesine izin vermiyorum Metin Abi’nin. “Haydi la kalkın eve gidelim o zaman” diyor. Biz ne kadar istemesek de ısrarla bizi kaldırıyor yerimizden. Arabaya bindirip eve götürüyor. Diğer ekipten arkadaşlar arıyorlar. Birkaç günlük iş varmış. İşlerini alıp başına çalsınlar diyemiyorum. Diğer iki arkadaş çalışmak istiyorlar. Onların işine nasıl taş koyarım? Mecbur kabul ediyorum. İş sahibi gelip bizi götürecek. Metin Abi’ye anlatıyorum.

Metin Abi:

Reklam

“Gelsin bakayım kimmiş iş sahibi?”

“Sorayım mı abi arkadaşlara?”

“Sor bakalım.”

Arkadaşlara soruyorum. Onlarda iş sahibini arıyorlar. Hemen geri dönüp kim olduklarını söylüyorlar. Metin Abi’ye söylüyorum. “Biraz deli bir kadın ama olsun. Sıkıntı olmaz” diyor. İş sahibi kadının abisi geliyor bizi almaya. Metin Abi ve ailesiyle tekrar vedalaşıp yola düşüyoruz. Adam bizi alıp evine götürüyor. Çay ikram ediyor sağ olsun. Bir şeye ihtiyacımız olup olmadığını soruyor. Teşekkür edip uykuya geçiyoruz. Sabah beşte kadın gelip bizi uyandırıyor. Kilolu bir kadın, bir eli felçli. Kahvaltı hazırlıyor. Peynir, zeytin, ekmek, çay. Kahvaltıyı yaptıktan sonra azığımızı alıp kamyonetle Köprüce köyüne. Çaya vardık. Çay çok kötü. Toplasan toplasan 100 kilo. O da en babayiğidimiz ancak o kadar toplar. Zafer: “Abla çay çok kötü bizi kurtarmaz. Yevmiye olmasa toplamayız” diyor. Kadın başladı dert yanmaya. Anlattı da anlattı. Mecbur toplayacağız. Tut ki dün akşam otelde kaldık. Zafer direniyor toplamayalım diye ama ben de kadın da ısrar edince o da ikna oluyor. Meğerse kadın Zafer’e 200 lira yevmiye sözü vermiş. Akşam yevmiyeyi vermeyince Zafer’in satışı ortaya çıkıyor. İnsan arkadaşlarını satar mı? Ne zorluklar gördük birlikte. Ne rezillikler çektik. Bu sefer Kayahan’la Zafer tartışıyorlar. Kayahan; “Sen zaten hep böyle uyanıklık yapıyorsun. Ben fark etmiyor muyum sanıyorsun? Şimdiye kadar hep en güzel çayı toplamaya çalıştın. İnsanlar ne kadar sırayla gidin dedilerse sen hep sırayı bozdun. Nerede güzel bir çay görsen orayı topladın. Ama bu kadarı da fazla.” Kayahan iyice dolmuş. Ben neden görmemişim? Böyle bir şeyi nasıl fark etmedim? Makarayı geri sarınca Kayahan’ın haklı olduğu kesin. Ama yine de ayıp böyle bir şeyin tartışılması. İkisini de sakinleştirene kadar canım çıkıyor. Köylü kurnazlığı mı? Aç gözlülük mü? Rekabet mi? Nereden bakarsanız kabul edilemez işçinin işçiye yaptığı.

SATILIK İŞÇİ

Bizi kamyonetiyle getirip götüren adam halimizi görünce yanımıza yaklaşıp, işimiz olup olmadığını soruyor. Yok işimiz yok. “Tamam gelin sizi bir yere götüreyim” diyor. “Ben her şeye kefilim. Çayı da çok güzel. Kalacak yeriniz de var. Gelir misiniz?” “Tamam geliriz” diyor arkadaşlar. Halbuki ben bırakıp gideceğimizi düşünüyordum. Bu kadar rezaletten sonra…

“Benim adım Nurettin” diyor. “Gelin oturup bir çay içelim sizi götüreceğim.” Kahvehaneye geçip oturuyoruz. Nurettin bir yerleri arıyor. Bağıra bağıra Hemşince bir şeyler konuşuyor. Karşı taraftan kel kafalı, yapılı bir adam sesleniyor: “Nurettin işçiler satılık mı?” Nurettin elini kaldırıp: “Yok, o iş tamam” diyor. Ne satılık işçi mi? Bu da ne demek? Daha bu kulaklar neler duyacak? Gözler neler görecek? Demek satılık işçi. Kaç para ederiz ki biz? Bu nasıl bir düzen? Köle miyiz ki biz? Çayımızı içip kalkıyoruz. Nurettin bizi yeni sahiplerimize götürecek. Bari fiyatımızı bilseydik. Kaç para eder ki bir insan!

Reklam

Yeni sahiplerimizin evine varıyoruz. Nurettin bizim yerimize konuşuyor. Bize de kefil oluyor, sahiplerimize de. Halbuki ismimiz de çıkmış Kemalpaşa’da; çay toplayamıyormuşuz. Nurettin; “Burası benim teyzemin evi. Hiçbir sıkıntı çıkmaz burada. İşiniz bitince haber verin sizi başka bir yere götürürüm. Benim adım Nurettin, ben sizi işsiz bırakmam.” Nurettin teyzesiyle bir şeyler tartışıyor. Hemşince konuştukları için anlamıyoruz ama bizimle ilgili olduğu kesin. Nurettin teyzesiyle tartışadursun yeni sahibimiz bizi kalacağımız yere götürüyor.

Burası işçiler için hazırlanmış küçük bir oda. Kaldıkları evin alt katında, üç yataklı, havasız, rutubetli küçük bir oda. Zaten pek bir şey beklemiyorduk da en azından yatakları temiz olsaymış. Odaya yerleştikten sonra ev sahibi gelip tanışıyor. Övündükçe övünüyor. “Ben işçilerime çok iyi bakarım” diyor. “Yatma yerimiz, yememiz, içmemiz her şeyimiz var. Merak etmeyin.” İnsan bununla övünür mü? Ama adam övünüyor. İşçilerine yatma yeri sağlamak, yemek ve çay vermek büyük bir övünç kaynağıymış!

Arkadaşlara yarından sonra çalışmayacağımı söylüyorum. Arkadaşlar önce ciddiye almıyorlar ama ciddi olduğumu görünce itiraz ediyorlar. “Olmaz” diyorlar. “Sen gidersen biz de gideriz. Bizi yarı yolda bırakıp gitmek olmaz. Delikanlılığa yakışmaz.” Haklılar. Bırakıp gidemem ama bir çare bulmalıyım. Ne çalışacak gücüm ne de motivasyonum kaldı. Oturup yazıyı yazma isteğim de beni sürekli dürtüklüyor. Bir çare bulmalıyım? Diğer ekipteki arkadaşları arıyorum. Gitmek istediğimi söylüyorum. Çalışacak gücümün kalmadığını dile getiriyorum. Onlar da itiraz ediyorlar. “Olmaz” diyorlar. Peki beşiniz aynı yerde çalışsanız ben gitsem olur mu diye soruyorum. Birazcık yumuşama oluyor. Ama beş kişiye yer sağlamak zor.

Ev sahibi; “Bana Nazım derler” diyor. Ama gerçek adı Nazım değilmiş. Nazım Hikmet’le bir alakasını aradım bulamadım. Şiirden söz ediyorum, sürgünden bahsediyorum, aşktan, ayrılıktan, memleket hasretinden… Nazım Hikmet’i soruyorum, onu da bilmiyormuş. Bol bol milliyetçilik soslu nutuklar atıyor. Komplo teorileri gına getiriyor. Dünyanın kaç bucak olduğunu tüm dünyaya gösteriyormuşuz. Türk’ün Türk’ten başka dostu yokmuş. Daha neler neler. Sonunda oğlu gelip Hemşince bir şeyler söylüyor. Belli ki babasının konuşmalarından rahatsız olduğumuzu anlamış.

“Kusuruna bakmayın” diyor. “Babam çok konuşur. Siz çok fazla takmayın, ne dediğini bilmiyor.”

“Yok hiç önemli değil.”

“Bu arada tanışmadık, benim adım Nihat.”

“Ben de İsa.”

“Zafer.”

“Kayahan.”

Nihat, uzun boylu, esmer, kırklı yaşlarda yakışıklı olamayan fakat sıcakkanlı bir insan. Bizle içten konuşuyor. Kendisi de işçiymiş hem de asgari ücretle çalışıyormuş. Öyle bildiğimiz gibi değilmiş buralar, çaydan çok fazla para kazanılmıyormuş. Hep masraflara gidiyormuş. Gübre çok pahalıymış, kesimi, toplanması, getirip götürmesi…bunlar hep para. Nihat kendi işinden bahsediyor biraz. Bir kamu kurumunda çalışıyormuş. Çalışma şartlarından bahsederken öfkesi sesine vuruyor. Sesi yükselip alçalıyor. Annesi sürekli müdahale ediyor. Anlatmasını istemiyor, belli ki korkuyor. Nihat’ın sözünü iki de bir kesip, Nihat’la Hemşince bir şeyler tartışıyor. Nihat tekrar bize dönüp yakınmaya devam ediyor. Cebinden bir kağıt çıkarıp bana uzatıyor. “Al oku” diyor. “Bugün bu kağıdı bize imzalattılar. Bildiğin ücretli kölelik bizim yaptığımız.” Alıp kağıda göz atınca Nihat’a hak veriyorum. Belli bir mesai saatleri yok. Amir, şef, müdür istediği saate arayıp işe çağırabiliyor. Kimse mazeret izni kullanamıyor, üç kez mazeret izni kullananın sözleşmesi feshedilirmiş. Nihat’ın öfkesi haklı bir öfke. Nihat devam ediyor öfkesini kusmaya; “Kemalpaşa’nın bütün pisliğini bize temizletiyorlar bir de üstüne kapı önüne koymakla tehdit ediyorlar. Ama suç bizde, birlik olup şu kağıdı imzalamasaydık…”

Nihat haklı olarak bu kadar dert yanınca biz de derdimizi açıyoruz. Bazen küfür ediyor, bazen isyan ediyor, bazen sakinleşiyor sonra tekrar öfkeleniyoruz.

Nihat; “Burası” diyor. “Diğer yerlere göre çok iyi. Hopa, Kemalpaşa insanları yine iyiler. Sen Rize’ye, Trabzon’a git; senle bir kelime sohbet etmez. İşçilerden nefret ediyorlar. Hele bir de Doğu’dan gelenlerden… Ama bizim burada öyle şeyler yok. Biz yazın hep Ardahan’a yaylaya çıkarız. Onlar gelirler buraya çalışmaya. Hatta burada HDP’ye çok oy çıkıyor, ben bile verdim.”

Annesi iyice kızıp bağırıyor. Bir de ne dediğini anlasak. Böyle devam ederse aile dağılacak. Yorgun olduğumuzu söyleyip yatmak için izin istiyoruz. Nazım Amca kapanışı yapıyor; “Bizde her şey var; yatma yeri, yeme, içme…”

Odamıza çekildik. Yatağıma uzanır uzanmaz yatağın ortası çöktü. Şansıma böyle yataklar mı denk geliyor yoksa bu eski yaylı yataklar da mı sıkıntı var anlayamadım. Arkadaşlara gitmeme gerektiğini söylüyorum tekrar. Kalmam konusunda ısrarcı oluyorlar. En azından buradaki işimiz bitsin öyle git diyorlar. Kabul ediyorum.

Burada iki gün çalıştıktan sonra Metin Abi arıyor. Alıma çok borçlandığını söylüyor. yarın acil alıma çay vermesi gerekiyormuş. Çaykur’da günlük kota var. Metin Abi’nin günlük 400 kilo kotası var. Eğer 500 kilo verirse yüz kilosu içeride kalıyor öbür gün gelen çayın üstüne koyuyorlar. Eğer iki gün hiç çay vermezse bir ton borçlu kalıyor Çaykur’a. Metin Abi Nazım Amca’nın eşiyle konuşuyor. Durumu anlatıp rica ediyor, o da iki gün sonra buraya geri gelmemiz şartıyla kabul ediyor. Metin Abi’ye çalışamayacağımı anlatıyorum. Üç arkadaş daha var onlar da gelip çalışabilir diyorum. Beş kişilik yer ayarlamasını söylüyorum. Kabul ediyor. Nazım Amca, Nihat ve annesiyle vedalaşıyoruz. “İki gün sonra kesin gelin” diyorlar. Nazım Amca: “Bak her şeyimiz var. Bizim işçiler burada aç kalmaz. Yatma yeri, banyo, yemek, çay…” Kapanışı yine Nazım Amca yapıyor.

Metin Abi gelip bizi alıyor. Birlikte gidip diğer arkadaşları da alıyoruz. Eve geçiyoruz. Beni Kemalpaşa’ya bırakmasını rica ediyorum. Bu saate bilet bulamayacağımı söylüyor ben ısrar edince beni alıp götürüyor. Bilet bakıyoruz gerçekten de bilet yok. Sarp Sınır Kapısı'na götürüyor beni. “Bir de orayı gör” diyor. Hopa’dan Sarp’a kadar tır kuyruğu var. Bazen bu kuyruk 15 gün kadar bekliyormuş. Tır şoförleri yol boyunca, kimi mangal yapıyor, kimi bira içiyor, piknik tüpünde bir şeyler pişiriyor, kimi uzanmış ayağını tırın penceresinden dışarıya çıkarmış. Kuyruk bitince burası çöplüğe dönüyormuş. Kapıdaki insanların sayısı bir elin parmağını geçmiyor. Geri kalanı güvenlik görevlileri ve bir de bir iki taksici. Eskiden burası ne kalabalıkmış, ne ticaret dönüyormuş, insanlar ne paralar kazanıyormuş. Bu corona var ya bu corona insanı insanlıktan çıkarırmış. Metin Abi, eve gidelim diyor. Gerek olmadığını söylüyorum, Hopa’da bu akşam bir otelde kalmak istediğimi söylüyorum. Israrcı oluyor ama benim ısrarım daha ağır basıyor. Beni alıp Hopa’ya bırakıyor bir de otele götürüyor. Otel parasını vermek istiyor ama ben kabul etmeyeceğimi söyleyince çok ısrar etmiyor. Metin Abi ile vedalaşıyoruz. Ben odama çıkıp bir duş alıp yatağıma boylu boyunca uzanıyorum. Oh be, rahat bir yatak kadar güzel ne olabilir ki şu yeryüzünde! Televizyonu açayım da bir ses olsun diyorum. İlk kanal porno kanalı, ikincisi de, üçüncüsü de… Televizyonu kapatıp aldığım notlara biraz göz gezdiriyorum. Sonra Emile Ajar’ın, ‘Onca Yoksulluk Varken’** kitabını elime alıp birkaç sayfa okuduktan sonra uykuya dalıyorum

Alışkanlıktan saat beş buçukta uyanıyorum. İnip biraz Karadeniz’i seyrediyorum. Karadeniz olabildiğince, büyük, mavi ve sakin duruyor. 14 günlük ağır işçiliği, yorgunluğu, örselenmeyi, dışlanmayı, kırılmayı, öfkelenmeyi yaşadım. Çantamı alıp güzel insanları, acı dolu hayatları, umutları, umutsuzlukarı, sevinçleri, özlemleri arkamda bırakıp Hopa Otogarı'ndan İstanbul’a yol alıyorum…

SON SÖZ NİYETİNE

Hopa’ya hiç gitmemiştim. Hemşinleri hiç tanımamıştım. Okuduğum ve izlediğim kadar bilgi sahibiydim. Hopa’nın sadece sol yönünü öğrenmiştim. Hemşinlerin de dilinin yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu. Evet Hopa solcu. Hopa’nın özellikle Kemalpaşa’sı çoğunluğu Hemşin. Hoşgörülü olmasına hoşgörülü bir kent Hopa ama işçiler için her yer aynı. Çalışma şartları her yerde kötü. Burada işçiler öz kimliği yüzünden dayak yemiyor, ana dilini rahat rahat konuşabiliyor. İstediği müziği dinleyip istediği gibi giyinebiliyor. Hemşinlerle Lazlar arasında bir çekişme var. Ortaklaştıkları nokta Rizelilerin zorbalığı! Köprücü Köyü’nde dört cami var. Merkez camii, Hemşinlerin camisi, Lazların camisi ve Rizelilerin camisi.

Ormanlık alanların açılıp çay yapılması konusu ciddi bir mesele. Kime sorsam, “Biz yapmıyoruz ama yapanlar var” diyor. Devlet gelip bir iki defa uyarıyormuş sonra da veriyormuş tapuyu.

Köylerin çoğunda hidroelektrik santral yapımı insanların dirençleri sayesinde durdurulmuş. Ama ileride kesinlikle yapılacağını söylüyorlar. Çünkü büyükşehirlere okumaya gidenler bir daha dönmüyorlarmış. Yazdan yaza birkaç günlüğüne tatile ancak. Hiçbirinin de doğa, köy, orman umurlarında değilmiş. Onlara destek veren çevrecileri de unutmuyorlar, teşekkürlerini ve minnetlerini her defasında dile getiriyorlar.

Karadeniz kadınlarının çalışıp erkeklerinin yan gelip yattığına dair çokça önyargı var. Öyle değil o iş, evet bağ bahçe işlerini kadınlar yapıyorlar ama erkekler de mutlaka sigortalı işlerde çalışıyorlar. Emekli erkeklerin çoğu da uzun yol şoförü olarak çalışıyorlar. Tam bir eşitlik ve iş paylaşımından söz edemeyiz elbette ama Türkiye’nin herhangi bir bölgesi gibi buradaki ilişkiler de. Ev işlerine erkekler hiç karışmıyorlar. Herhangi bir erkeği bir bardak su bile doldurup sofraya koyduğuna şahit olmadım.

Hemşinlerin çoğu Ermenilikle anılmayı istemiyorlar. Belki de bunun sebebi şu hikayede gizlidir. İstanbul’da yaşayan Kemalpaşalı, Hemşin bir kadın anlattı bu hikayeyi:

“İstanbul’da kurumsal bir şirketin satış pazarlama departmanında çalışıyordum. İstanbul’da hiç kendim gibi birine rastlamadım. Bir gün işyerine bir kadın geldi, diğer çalışma arkadaşlarıma bir şeyler soruyordu. Ben o sıra başka bir müşteriyle ilgileniyordum. Kulağıma çok alışkın olduğum, çok özlediğim bir ses geldi. Başta bir yanılsama olduğunu sanıyordum. Sesin geldiği tarafa dönüp baktım, yaşlıca bir kadın bir şeyler anlatıyor ama kimse anlamıyor. Hemen ilgilendiğim müşteriyi bırakıp yaşlı kadının yanına fırladım. ‘Arkadaşlar kadın benim dilimden konuşuyor’ dedim. Kadınla konuştuk ne istediğini anlattı, neredeyse söylediği her şeyi anladım. İşini hallettim. Kadın Ermeni olduğunu söyledi. Ama ben arkadaşlara söyleyemedim kadının Ermeni olduğunu. Bizim oralı olduğunu söyledim. Dışlanmaktan korktum.”

    Yorumlar

EN ÇOK YORUMLANANLAR
BUGÜN
BU HAFTA
BU AY
ARŞİV