
Kimi çevrelerde yaygın olan kanıya göre “İslam’da kadının adı yok”tur. Bu iddiaya bakarak İslam’da kadının adının olduğunu, en başka “Nisa” suresi diye özel olarak kadınlara sure ayrıldığını vs. savunup, İslam’da kadına ne kadar çok önem verildiğini anlatacak değilim. Bu gereğinden çok yapılıyor zaten.
Bu yazıda değinmek istediğim asıl konu Kur’an’da kadın-erkek ilişkileri ile ilgili hükümlerin neredeyse tamamının “kadınların lehine erkeklerin aleyhine olduğunu” göstermektir. Çünkü Kur’an kendi “etkin tarihi” içinde okunduğunda kadınlarla ilgili her inen ayette bir hakkın erkeklerden alınıp kadınlara verildiği görülür ve Kur’an’ın nüzül sereci tamamlandığında artık kadın ile erkek arasında bir farkın kalmadığını görürüz.
Tabi eğer Kur’an’ı kabileci Arap gelenek ve törelerinin etkisinden sıyrılarak okumasını becerebilirseniz…
Bunun nasıl gerçekleştiğini anlatabilmek için Nisa suresinde şöyle bir gezinmek, bir gezinti yapmak yeterli olacaktır.
Eski dünya dinlerinde doğum olayının “ruhların işi” olduğuna inanılırdı. Eski Yunanlılar doğumda kadının hiçbir etkisinin olmadığına inanarak, bütün her şeyin erkekten geldiğine inanırlar ve kadını insan yerine bile koymazlardı. Tevrat’da Havva’nın kaburga kemiğinden yaratıldığı yazar. Hrıstıyanlar için ise Havva Adem’i kandıran bir mahluk olduğu için daha baştan “Şeytan”dır. Oysa Kur’an insan doğumunun “karışımlı atılıp saçılmış bir su”dan (76/2) yaratılıp geldiğini söyleyerek bebeğin oluşumunda erkek ve kadının birlikte etkisinin olduğun açıklar. Eski Yunanlılarda olduğu gibi üremeyi sadece erkeğe hasretmez. Keza Hrıstıyanlıkta olduğu gibi kadını daha baştan “Şeytan” olarak yaftalamaz, Yahudilikte olduğu gibi de “kaburga kemiği” hikayesi anlatmaz. Bilakis kadınlar (nisa) adını verdiği sureye şöyle başlar;
KABURGA KEMİĞİNDEN YARATILMA YOK
“Ey insanlar! Sizi tek bir özden iki eş varederek yaratan, sonra ikisinden bir çok erkekler ve kadınlar türetip çoğaltan Rabbinizin bilincinde olun. Adını dilinizden düşürmediğiniz “Allah’a” saygılı olun, aile bağlarını gözetin. Unutmayın, Allah hepinizi çok iyi görüyor.” (4/1)
Ayette geçen (nefs-i vahide) tek bir öz, tek bir can, tek bir şahıs, tek bir ruh demektir. Öyle anlaşılıyor ki ayet Tevrat’da geçtiği gibi, Allah’ın önce Hz. Adem’i tek bir can olarak yaratıp ondan (kaburga kemiğinden) Havva’yı yarattığını değil, Adem ile Havva’yı her ikisini birden “tek bir özden” yarattığını anlatmaktadır (Ebu Muslim). Yani erkek ve kadın, karşı cinsler olarak “tek bir özden” aynı anda varolmuştur. Tek bir anneden doğan biri erkek diğeri kız yumurta ikizleri belki bir fikir verebilir. Bunun anlamı şudur; erkek kadına veya kadın erkeğe “Önce ben yaratıldım, sen benim şuramdan buramdan çıktın” deme hakkına sahip değildir. Her ikisi de “tek bir öz”den yaratılmıştır. Yani daha varlığa çıkışta “eşitlik” söz konusudur…
Nisa suresindeki ayetlere baktığımızda peşpeşe bir çok hakkın erkeklerden alınıp kadınlara verildiğini, kadının o günkü toplumda çok kötü olan durumunu iyileştirmeye yönelik bir dizi reformlar yapıldığını görürüz. Çok eşlilik, miras, evlenme, boşanma gibi kadın-erkek ilişkilerinin temellerine dair kısa bir gezinti çok şeyi gözler önüne serecektir…
ÇOK EŞLİLİK KALDIRILDI
“Yetimlerin mallarını verin. Temiz olanı pis olanla değiştirmeyin. Onların mallarını kendi mallarınıza karıştırıp yemeyin. Çünkü bu büyük bir günahtır. Yetimlere haksızlık yapmak istemiyorsanız o beğenerek (aldığınız) kadınlardan dörder, üçer, ikişer (azaltarak) evlenin. Adaletsiz davranmak diye bir endişeniz/korkunuz varsa teke (indirin) veya yanınızda esir düşmüş olanla (evlenin). Bu ilave yapıp durarak haddi aşmamanız bakımından daha hayırlıdır.” (Nisa; 2-3).
Kanımca ayetin doğru çevirisi bu şekildedir.
Buradaki sorular da şunlar: Çok eşliliğe ruhsat verildiği söylenen ayete girişte neden üç kez“yetimlerin malı” denmektedir? Dahası neden “verin” (fe’tû) ve “yemeyin” (la te’kulû) denmektedir? Bunların çok eşlilikle ne alakası vardır?
Bu soruların cevabını en klasik kaynaklardan birsinde geçen şu rivayette çok açık bir şekilde görüyoruz:
“İkrime’den gelen rivayete göre o şöyle demiştir: Bir adamın yanında hem hanımları, hem de yetimler bulunurdu. Kendi malını hanımlarına harcayıp, hiç malı kalmayarak muhtaç duruma düşünce, bu sefer hanımlarına yetimlerin malını harcamaya başlar. İşte bundan dolayı Cenab-ı Hak “Zevceler çok olduğu zaman eğir yetimler hakkında adaleti yerine getiremeyeceğinizden korkarsanız, biliniz ki, bu korkunun yok olması için dörtten fazla kadın nikahlamanız size haram kalınmıştır. Dört kadının hukukuna riayet edememekten korkarsanız, o zaman bir kadın kafidir.” buyurmuştur. Allahu Teala burada fazla tarafı yani dördü; eksik tarafı yani biri zikretmiştir. Böylece de bu iki sayı arasındaki sayılara dikkat çekmiş ve adeta “Eğer dörtten korkarsanız üç; üçten korkarsanız iki; ikiden korkarsanız bir hanım size yeter demiştir. Bu en uygun görüştür. Buna göre Allah Teala, çok kadınla evlenmesi halinde daha fazla harcamada bulunmak zorunda kalacağından, bu sebeple de yetimin malına el uzatması muhtemel olacağından, veliyi çok kadınla evlenmekten sakındırmıştır.” (Razi; Tefsir-i Kebir; c. 7, s. 328).
Görüldüğü gibi konu “yetimlerin malı” ile ilgilidir. Zaten çok eşliler vardır -ki bunu için ayet gelmesine gerek yoktu örfen caizdi- Onları geçindirmek sorun olunca yanlarındaki yetimlerin malına yöneliyorlar ve onların malı ile hanımlarını geçindirmeye kalkıyorlar. Ayet tam bu anda geliyor ve“Yetimlerin malını verin. Onların malını kendi mallarınıza katarak yemeyin” diyor.
Bundan mütevellit sorun yaşadıkları “çok eşlilik problemine” değiniliyor ve “Yetimlere böyle haksızlık yapmaktan korkuyorsanız onların malına el uzatmayın, aldıklarınızı geri verin, onlara kendi malınız gibi davranamazsınız” deniyor. Peki, “Bu durumda bu kadar çok kadını nasıl geçindireceğiz?” diye sorarsanız, “Önce dörde indirin bakalım, sonra üçe, sonra ikiye hatta bire kadar... Veya yanınızdaki esir kadınlardan biri ile evlenin. O zaman sıkıntıya girmezsiniz. Bu, ilave yapıp durmaktan kaynaklanan haksızlıkların bir daha olmaması için sizin daha uygundur” deniliyor.
Buna “ruhsat” deniyorsa ruhsatın ne olduğu bilinmiyor demektir.
Ruhsat sıkışana verilir. Domuz eti yemek gibi bir şey önce yasaklanır fakat zaruret hali (açlık gibi) olunca ruhsaten izin verilir ve açlık giderilinceye kadar yiyebilirsiniz denir.
Aynen böyle, burada da önce çok eşliliğin yasaklanmış olması, sonra bir zaruret halinin ortaya çıkması, örneğin erkeklerin “tek eşle yetinememe” gibi bir sorunlarının ortaya çıkması, ortada dulların yetimlerin kalması, bunun son sınırlarına dayanması, artık çaresiz iki, üç, dört kadınla evlenmenin açlık gibi bir zaruret halini alması gerekir.
Böyle bir zaruret yok ki? Zaten çoğu çok eşli. Toplum poligaminin (çok eşliliğin) yaygın ve legal olduğu bir toplum. Savaşlar olmuş, Bedir’de, Uhut’da dullar ve yetimler ortada kalmış, bir Arap örfü olarak onlarla zaten evlenilmiş, yetimler yanlarına alınmış, bütün bunlar olmuş…
Ayet bunların yarattığı sorunları çözmeye geliyor. Çok eşliliğin yaygın olduğu bir topluma hitap ediyor. Köleci bir topluma her fırsatta köleleri azat edin, zengin-yoksul uçurumun had safhada olduğu bir topluma verin, infak edin, eşitlenin dendiği gibi, çok eşli olan bir topluma da güç yetiremezsiniz, azaltın, teke indirin deniliyor.
Yukarıda İkrime rivayetinde geçtiği bir “bir” (vahid) dışındaki bütün sayılar, buna gelmek içindir. Başka bir tabirle tarihseldir, evrensel olan “bir” veya “tek” eşliliğin yerleştirmesi ve yaygınlaştırılmasıdır.
Eğer çok eşlilik ruhsat olacaksa bu fıkhî tabirle “örfen” caiz olur, “şer’an” caiz olmaz. Çünkü Kur’an gelmeden önce de örfen (Arap geleneğinde) çok eşlilik vardı. Kur’an’dan izin alarak bunu yapmadılar. İzin almaları da gerekmiyordu, yürüyen bir toplumsal akıl ve örf vardı. Ama Kur’an bunun haksızlıklara yol açtığını görünce müdahale etti ve yönlendirdi. Nereye doğru yönlendirdiği ise ortadadır…
Yine Nisa 129. ayetle çok eşliliğin “emredilmediği” ve emredilemeyeceği ortaya çıkar. Çünkü Allah güç yetiremeyeceğimiz şeyi bize emretmez. Buna kelamcılar teklif-i ma la yutak derler;
“Kadınlar arasında adaleti sağlamaya asla güç yetiremezsiniz.” (Nisa; 129).
Bu bütün erkekler için geneldir. Herkesi kapsamaktadır.
Şimdi, burada soru şu: Allah adaletsizliğin olacağını te’kid-i nefy istikbal (len testati’û) ile yani ‘gelecek bütün zamanlar boyunca güç yetirmeniz mümkün değil’ diyerek uyardığı bir şeyi başka bir yerde emreder mi?
Emretmez!
Bu nedenle hicri 4. yüzyılda yaşamış olan Kadi Abdülcebbar (öl. 415/1025), bu ayetin, erkeklerden çok eşlilik teklifini düşürdüğünü söylemiştir. Artık ne böyle bir emir, ne de böyle bir teklif vardır. Ayetin geri kalan kısmı ise yukarıdaki “dönüştürücü ilk örnek” kapmasındadır.
Yine Ahzab suresinin 52. ayetinde “Bundan sonra kadınlar sana helal olmaz” denilerek çok eşlilik yolu kapatılmıştır. Artık çok eşlilikler geride kalmıştır. “Bundan sonra” gidişat tek eşliliğe doğru olacaktır. Hükümler geriye doğru işlemeyeceğine göre biz “Bundan sonra” sından sorumluyuz. Nitekim Peygamberimiz “Bundan sonra” bir daha hiç evlenmemiştir.
DİĞER KADIN REFORMLARI
“Hiçbir karşılık beklemeden kadınlara hak ettiklerini verin, şayet kendi istekleriyle bir kısmını size bağışlarlarsa içiniz rahat bir şekilde alabilirsiniz.” (4/4)
Yani, “Cahiliye Araplarının yaptığı gibi kadını üzerinden para kazanılacak nesne (nafice) olarak görmeyin. Evlenen kadına verilen başlık parasını (hulvân) el koymayın, doğrudan kadına verin” (Kelbi, Ebu Salih, Ferra, İbni Kuteybe)
“Anne-baba ve akrabasının mirasından erkekler bir pay alacaklardır. Kadınlar da anne-baba ve akrabasının mirasından az veya çok pay alacaklardır. Bu pay her iki tarafın da hakkıdır.” (4/7)
Yani, “Cahiliye Araplarının “Mızraklarıyla vuruşmayan, yurdunu savunamayan ve ganimet elde edemeyen kadınlar mirastan nasıl pay alabilirler? Bu olacak şey değil!” sözü (Razi, Kurtubi, İbni Kesir, Zemahşeri) artık geçersizdir. Kadınlar da bundan böyle mirastan pay alacaklar!”
“Ey iman edenler! Kadınlara miras niyetiyle zorla sahip olmaya çalışmak helal olmaz. Sizi açıkca aldatmadıkça ona ait malı geri almak için baskı yapıp durmayın. Kadınlarla güzel geçinin. Onlardan hoşlanmıyor olabilirsiniz ama Allah sizin şer gördüğünüz bir şeyde hayır görüyor olabilir.” (4/19)
Yani; “Ey iman edenler! Cahiliye Araplarının yaptığı gibi dul kadınları, kocası ölür ölmez üzerine elbise atıp “kapatma”nız, onu baskı ve zorbalıkla miras kabul etmeniz, mehir vermeden kapatma yoluyla evlenmeniz, kadını başkasıyla evlendirmeniz, alıp satmanız (Razi, Kurtubi, İbni Kesir, Zemahşeri) helal değildir. Bundan böyle kadının rızası ve kendi kararı olmadan hiçbir şey yapamayacaksanız! Hadi şimdi, kocası ölen kadına keyfinize göre sahip olmaya kalkışın da görelim! Cahiliye Araplarının yaptığı gibi hanımınızdan hoşlanmadığınız ve ondan boşanmak istediğiniz için ona kötü muamele yapmanız, verdiğiniz mehri geri almak için canından bezdirinceye kadar baskı altında tutmanız, kadını mehri geri vererek kaçırmaya çalışmanız helal değildir. Kadınlarla zorla evlenmeniz helal olmadığı gibi, evlendikten sonra malına el koymak için zorlamanız da helal değildir (Razi, Kurtubi, Zemahşeri). Artık bunları yapmayın, bunlar cahiliye döneminde kaldı…”
“Eğer eşinizden boşanıp başka biriyle evlenmek istiyorsanız önceki eşinize hazineler bile vermiş olsanız hiç birini geri almayın. Ona özel verdiğiniz bir şeyi yalancı çıkarak, erdemsizlik yaparak geri almak olur mu? Nasıl alırsınız ki, yıllarca aynı yastığa baş koymuşsunuz ve sizin sağlam sözünüze güvenmişler. Babalarınızın evlenmiş olduğu kadınlarla da evlenmeyin. Öncekiler geçmişte kaldı. Bu, çok çirkin, rezil bir şeydi ve ne kötü bir adetti!” (4/20-22)
Ayetin “Bir eşin üstüne başka bir eş daha almak istiyorsanız” şeklinde değil “Eşinizden boşanıp onun yerine başka birisiyle evlenmek istiyorsanız” şeklinde gelmesi, surenin başındaki tek eşliliğe doğru yönlendirmeye önemli bir işarettir. Keza boşandıktan sonra verdiği malı geri almaya kalkmak, üvey anneleri ile evlenmeye yeltenmek de ayette geçtiği gibi “erdemsiz ve rezil” uygulamalardı. Kur’an peşpeşe gelen bu reformlarla kadını bütün bu durumlardan bir bir kurtarmaya devam ediyor, izleyemeye devam edelim…
CARİYELİK KALKTI
“Meşru nikah sahibi olmak dışında namusuyla bir yuva kurmuş ve kurmayı bekleyen bütün kadınlar da size haramdır. Bu size Allah’ın yazılı emridir. Şu halde evlenilmesi haram kılınanlar dışındakilerle, gerekli harcamaları yaparak namusuyla bir yuva kurmak herkesin hakkıdır. Sağladığı faydalara karşılık yuvayı birlikte kurduğunuz eşiniz için doğrudan masraftan çekinmeyin. Bu asgari harcamadan sonra daha fazla veya daha az masraf konusunda anlaşmak artık size kalmıştır. Unutmayın, Allah her şeyi bilir, çok bilgedir.” (4/24)
Ayette geçen (meleket eymanukum) deyimi sözlükte “Sağ ellerinizin sahip oldukları” demektir. Bu deyimle iki mana kastedilmiştir;
1- Veli, şahitler vb. meşru şartları yerine getirerek nikah sahibi olmak
2- Savaş sonucu esir kadınlara sahip olmak.
Bu ayette ister hür ister esir böyle “meşru nikah sahibi olmadan” hiç kimseyle evlilik ilişkisine girilemeyeceği anlatılmak isteniyor. “Sağ elin sahip olduğu” deyiminden maksat nikah mülkiyeti veya nikah sahibi olmaktır. Çünkü bu tabir henüz savaş ve esir kadın ele geçirmenin söz konusu olmadığı Mekke dönemi ayetlerinde de geçmektedir (ör. (70/30).
Bu ayetin maksadı insanları zinadan menetmek ve yeni bir nikah bulunmaksızın veya eğer kadın memluke (esir, cariye) ise nikah sahibi olmaksızın onlara cinsi temasta bulunmaktan men etmektir. Cenab-ı Hak bunu “sağ elin sahip olduğu” ile ifade etmiştir. Çünkü “sağ elin sahip olduğu” hem nikah ile evlenilen kadınlar hem de mülk olarak sahip olunan kadınlar hakkında söz konusudur (Razi).
Demek ki savaşta esir alınan kadınların siyasi ve sosyal sahibi olunabilir ama cinsel sahibi olunamaz. Bunun için her normal kadınla yapıldığı gibi ayrıca nikah yapılması gerekir. İslam vicdanı her ne şekilde olursa olsun “nikahsız” ilişkiye cevaz vermez.
MUT’A NİKAHI YOK
Yine bu ayetten (mut’a) adıyla bir çeşit nikah çıkarılmıştır. Sözlükte mut’a “faydalanılan, zevk alınan” demektir. Terim olarak “Bir kimsenin bir kadını belli bir ücret ile belirli bir zamana kadar kiralayıp onunla cinsi münasebette bulunabilmesi” demektir. Bunun caiz olup olmadığı tartışmalıdır.
Mut’a nikahı, eski dünyanın yağmalama, fethedilen yerlerde kadına kıza musallat olma gibi yaygın tecavüz olaylarını Müslüman askerlerin de yapmasının önüne geçmek için bu işe bir hukuk getirmek amacıyla düşünülmüş ve bir ara uygulanmış da olabilir. Fakat yukarıda geçtiği gibi Kur’an kadın-erkek ilişkilerini kesinlikle bu olay üzerine kurmamıştır. Kuran’ın insanlığa tavsiyesi insanlığın temel kültürünün yani “meşru nikahla kurulmuş aileler şeklindeki yaşamın” sürdürülmesi ve hatta güçlendirilmesi yönündedir. Böylesi anormal şartlarda, yaygın ve uzun süreli savaşlar da bile kadın-erkek ilişkilerine ahlak ve hukuk getirmek İslam vicdanının bir gereğidir.
Şu halde normal barış ortamındaki medeni şehir hayatında mut’a nikahı gibi bir şeyi düşünmek adı Kadınlar (Nisa) olan sure boyunca ısrarla vurgulanan aile hayatı ile ilgili mesajların “ruhu” ile bağdaşmaz. İnsanlıkta ortaya çıkmış her tür çözüm ister eski ister yeni, ister İslam’dan ister başka dünyalardan geliyor olsun gündeme alınabilir. Çünkü Müslümanlar insanlığın karşı karşıya bulunduğu her soruna çözüm üretmekle sorumludurlar. Yeterki hak ve adaleti, vicdan ve merhameti ve Adem’den beri gelen kadim insanlık kültürünü sarsacak, bozacak nitelikte olmasın.
EVİN ‘REİSİ’ ERKEK Mİ?
Ve son olarak evlilik hayatı ve boşanma ile ilgili reformlar… Bu konuda da dikkatle okunursa kadınların durumunu iyileştirmeye yönelik çok önemli adımlar atıldığını görürüz.
“Erkekler kadınlar üzerine titrer, onları koruyup kollarlar. Bu, Allah’ın insanlara farklı yetenekler vermesi ve erkeklerin geçim masraflarını temin etmede daha müsait olmalarından dolayı böyledir. İyi, güzel ve doğru olan kadınlar Allah’ın korunmasını buyurduğu mahremiyeti koruyan ve O’na saygıda kusur etmeyen kadınlardır… Şiddetli geçimsizlik yaşadığınız eşlerinizle önce oturup konuşun, olmazsa odaları ayırın, yine olmazsa bir müddet ayrılın. Barışıp anlaşırsa hala işi yokuşa sürüp bahaneler aramayın. Unutmayın, yücelik ve büyüklük Allah’a mahsustur.” (4/34)
Ayette geçen (kavvam) sözlükte “Çokca ayağa kalkan” demektir. Terim olarak “İşin (burada ev ve kadın) üzerinde durmak, onları gözetmek, bütün gayreti ile korumak, nezaret etmek” anlamındadır. Oldukça geniş bir anlam çerçevesi olan bu sözcüğün diğer söylenişi (qayyum) Süryanice’de “uyumayan kimse” demektir (Razi).
Buradaki anlamıyla qavvâm esas itibariyle çok ilgili olan, anbean tepki veren, muhatabıyla interaktif ilişki halinde olan demektir. Nitekim bir işe kayyum olarak atanan kimse
AK PARTİ RİZE İL KONGRESİNE YOLCULUK
Sayın Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ında katılacağı ak parti Rize il kongresinin tarihi daha önce halka duyurulmuştu. Rize il kongresi 12 Mayıs 2012 tarihinde yapılacak kongreye tek listeyle gidilmesi bekleniyor.
Benim nazarı dikkatimi cezbeden Rize’de kongre heyecanının olmaması kongrede aday olacak isimlerin kendilerini kamuoyuna deklare etmelerine rağmen hala kimin il başkanı olacağı yönünde ibrelerin net bir isim üzerinde durmadıklarını gösteriyor kısaca Rize’de belirsizlik sürmekte.
Belirsizliğin sürmesinde en büyük etkenin mevcut il başkanı Hikmet Ayar ın olduğunu söyleyebilirim. Zira il başkanı ayar daha önce başbakan beni işaret ediyor diyerek birkaç dost sohbetinden ortaya bu tür söylemlerle çıkmış olması belirsizliği daha da artırmıştır. Çünkü başkan Hikmet Ayar’ın yapması gereken basın toplantısı ile başbakanın ona iddia ettiği gibi tek adaysın git Rize’de listeni hazırla çalış gibi bir ifadesi olduysa bunu Rizeli ile paylaşması doğru olurdu bu anlamda kamuoyunu aydınlatma görevini yerine getirmediğini düşünüyorum.
Bana göre Sayın Başkanın Hikmet Ayar’a böyle bir ifadesi olmamıştır çünkü böyle bir durum söz konusu olmuş olsaydı bu mevcut il başkanının elini güçlendirirdi ve bunu her il başkanı basın toplantısı yaparak kullanırdı diye düşünüyorum.
Burada yapılan en barız yanlış kamuoyunun yanıltılması ve delegelere Sayın Başbakan benim il başkanlığımı onaylıyor görüntüsü verilmek suretiyle delegeler psikolojik baskı altına alınıyor bu durum parti içi demokrasiyi ortandan kaldırmakla kalmıyor işi içinden çıkılmaz duruma sokuyor.
Ak parti Rize il yönetimi alışık olmadığımız bir şey daha yapıyor ki bunu anlamak mümkün değil. Türkiye’nin % 50 oyunu almış keza Rize’den %70 oy oranı ile başarılı çıkmış halkın teveccühüne sahip bir liderin başını çektiği bu ekibin saygınlığı Rize’de alışık olmadığımız bir durum sergilenerek halkın nezdinde itibarsızlaştırılmaktadır.
Esnaftan halktan cv toplanılması doğru bir yaklaşım değildir. Bu duruma kılıf uydurmakta gecikmeyen Hikmet Ayar ve ekibi olayı basit bir mantıkla herkesin ak partide siyaset yapma hakkı vardır diye ifade etmeleri komik ötesi bir durumdur. Zira ak partide siyaset yapmak isteyenler zaten ak partinin kapısını çalar ve partiye üye olur. İl başkanı esnafın halkı ayağına giderek onları yönetime girme konusunda ikna etmeye çalışır ya da cv toplarsa bu durum abesle iştigal olur.
Kimsenin Ak partiyi üçüncü sınıf bir parti gibi göstermeye hakkı yoktur bu duruma Sayın başbakanın el koyması gerektiğine olan inancım tamdır. Ak parti Genel merkezinin bu duruma el koyması elzemdir çünkü Rize Sayın Başbakanın baba ocağıdır. Burada yapılacak hataların ileriye dönük telafisi yoktur ya da çok zordur o zaman yol yakınken duruma el konulmalıdır.
Sonuç itibariyle yapılması gereken şu olmalı: Sayın Başbakanın ilerleyen zamanlarda Cumhurbaşkanı olabileceği tezinden hareketle olayı değerlendirecek olursak Rize’de herkesi ve herkesimi memnun edecek dürüst, güvenilir, saygın, deneyimli bir adayın çıkarılması zarurettir.
Atalarımız ne güzel ifade etmişler anlayana sivrisinek saz anlamayana davul zurna az
GÖZ YAŞLARIYLA DOLU BİR YAZ’A
Ülkemizin en önemli konusu olan PKK terör örgütü, baharın gelmesiyle eylemlerine kaldığı yerden devam etmeye başladı. Bu süreçte daha henüz bahar geleli birkaç gün olmuşken, milletimiz nisan2012’de Şırnak da bölücü teröre şehit verdiği; uzman çavuş Bayram Tekin ve uzman çavuş Caner Kesimal’in şahadet haberi ve ardından gelen şehit haberleriyle sarsıldı. Daha henüz baharın ilk günlerinde gelen bu şehit haberleri, bu yılki yaz aylarını nasıl bir acıyla geçireceğimizin habercisi oldu. Kış aylarında dağların karla kaplı olması ve hava muhalifi yeti nedeni ile dağlarda barınma imkanı bulamayarak, kuzey ırakta ki kamplarında bahar aylarındaki katliamlarına hazırlanan, PKK militanları yavaş yavaş ülkemize sızarak eylemlerine başlıyorlar. Bu yılın ise önceki yıllardaki terör eylemlerinden daha sert geçeceğini, AKP iktidarının terör politikaları bize göstermektedir. AKP iktidarı göreve geldiği günden bu yana, terör örgütü pkk ya verdiğimiz şehit sayılarına bir göz attığımızda, ne kadar basiretsiz bir terör politikası izlediklerini görmekteyiz. 3 Kasım 2002 de sıfır terörle teslim aldıkları ülke idaresini, 2003 yılında 21 şehide, 2004 yılında 73 şehide, 2005 yılında 92 şehide, 2006 yılında 121 şehide, 2007 yılında 118 şehide, 2008 yılında 150 şehide, 2009 yılında 135 şehide ve 2010 yılında 141 şehide taşıyarak hayal olan bir vahşeti Türk milletine yaşatmış bulunmaktadırlar. Bunun adına ise açılım ve kardeşlik projesi diyorlar. Bu açılım ve kardeşlik politikalarının, milletimiz için nasıl acı sonuçlar doğurduğunu, geçen yıllar bize gösterdi. Bu yıl ise eli kanlı terör örgütünün geçen yıllara oranla daha fazla hırslandığını, yaşanan şu hadiselerden yola çıkarak kestirmek zor olmayacak. MİT Müşteşarı Hakan Fidan beyefendinin Oslo’da bir araya geldiği PKK yöneticileri Zübeyr Aydar, Mustafa Karasu, ve Sabri Ok ile yaptıkları görüşmelerde, bir takım anlaşmalar yapılmış, fakat sonrasında yapılan anlaşmalar uygulama aşamasında AKP iktidarına oy kaybettirdiği anlaşılınca, iktidar tarafından anlaşmaların uygulanmasından vaz geçilmiştir. bu anlaşmalara içerik olarak bakacak olursak, İmralı canisi Öcalan’ın ceza evi koşullarının iyileştirilmesi, ve zamanla ev hapsi adı altında Salı verilmesi, KCK yapılanması, güney doğuya özerklik gibi maddelerin yer aldığı anlaşmalar olarak sıralamak mümkündür. Fakat bu politikalar uygulama aşamasında AKP iktidarına oy kaybettirmesi nedeni ile uygulanmaktan vazgeçilmiş, vazgeçişle de kalmayarak karşı bir savaşa dönüştürülmüştür. Bu açıdan ilk olarak İmralı canisinin tecrit şartları katılaştırılmış, avukatlarıyla görüşmeleri kısıtlanmıştır. Diğer taraftan ise eski iç işleri bakanı Beşir Atalay’ın dönemi 2008 yılında yapılanan, KCK oluşumuna karşı gözaltı dalgaları başlamıştır. Bu olaylar sonucunda bölücü terör örgütü yandaşları, kendilerine verilen sözlerin tutulmayarak ihanete uğradıklarına inanmışlardır. Bu hadiseler ise bölücü terör örgütünü geçen yıllara oranla daha fazla eylem yapmaları konusunda hırslandırmıştır. Başlayan eylemler sadece dağ kadroları tarafından icra edilen silahlı eylemlerle sınırlı kalmayarak, terör örgütünün siyasi kanadı olan BDP milletvekilleri tarafından da, ülke içerisinde devam ettirilmektedir. Memlekette terör olayları bu şekilde gelişirken, bir taraftan da terörle mücadele edecek olan TSK’nin psikolojisinin, balyoz ve Ergenekon gibi davalar nedeni ile bir hayli yıpranmış, yıpranmakla da kalmayarak otuza yakın generalin tutuklu olmasından dolayı da, kadro boşluklarına maruz kalmış olan, askeri personel tarafından yürütülecek olduğundan, millet olarak kanağlayacağımız bir yaz geçireceğimizi kestirmek çokta zor olmasa gerek. Bunun için biz şimdiden Millet olarak, kendimizi; gözyaşlarıyla dolu bir yaz geçirmeye hazır edelim.
SİVAS’TA İNSANLIK, ANKARA’DA VİCDAN YOK OLDU
Hayırlı Olsun!
19 yıl önce Sivas’ta 35 insanımız diri diri yandı. Olsun. "Otelin dışındaki yurttaşlarımıza bir şey olmamıştır" (Tansu Çiller-Başbakan-1993)
Yüce Türk Adaleti! Sivas Katliamı Davasında zaman aşımı kararını verdi. Milletimiz için, ülkemiz için hayırlı olsun! İçerde yatanlar vardı" ** (R:Tayyip Erdoğan-Başbakan-2012)
Bu karar sürpriz miydi? Hayır. Zaten karar açıklanmadan birkaç gün öncesinde HSYK Başkan Vekili Okur mahkemenin nasıl karar vermesi gerektiğini açıklamamış mıydı? Hem Adalet Bakanına, göre öyle abartılacak ne vardı ki? Altı üstü beş kişi için bu karar verilmiş. Amirleri böyle düşünen yargı artık ne diyebilirdi ki; emre itaatsizlik olamazdı.''İnsanlık suçunda zaman aşımı olmaz ancak bu suçu işleyenler kamu görevlisi değil sivil oldukları için davanın düşmesine karar verildi'' dedi ve noktayı koyuverdi.
***
Bu Vatan Bizim De Bu Devlet Kimin?
Duruşma salonundan bir fotoğraf karesi. Fotoğrafta kürsü ile mağdur yakınları arasında bir polis barikatı vardı. Kimi kimden koruyor bu devlet? Davayı seyretmeye gelen mağdur yakınları dava sonucu protesto etmek isteyince polisin coplu, biber gazlı saldırısına maruz kaldılar. Devletin güvenlik güçlerinin bu tahammülsüzlüğü nedendir acaba? Bu kin, bu öfke niye? O coplar havaya kalkarken, göstericiler vücutlarına inerken duydukları haz nerden geliyor? Yıllar önce Sivas’ta insanlar saatlerce taşlanırken, yakılırken bu güvenlik güçleri ne yapıyordu? Sivas’ta da aynı hazzı duyuyorlar mıydı? Devlet o gün neredeyse bugün de aynı yerde. Katilleri yakalayamayan devlet, mağdurları yargılıyor. Çelenk bırakan, anma programı düzenleyenler hakkında dava açan devlet Sivas Katliamı davasını zaman aşımına uğratıp katilleri koruyor.***
İnsanlık Dersi
Daha birkaç gün önce Hocalı katliamı anma törenlerinde:
"Türk milleti olarak, ne Kazakistan'da, ne Azerbaycan'da, ne Türkiye'de, ne Balkanlar'da, dünyanın hiçbir yerinde insanlık adına utanılacak bir tarihimiz, bir geçmişimiz yoktur" demiş zatı muhterem İçişleri Bakanımız.
Dersim,6-7 Eylül olayları,1 Mayıs 1977,Çorum, Malatya, Maraş, Sivas, Gazi, Uludere… Ve daha nice sayamadıklarım.
Acaba bu olaylar nerde yaşanmış? Bu geçmiş, kimin geçmişi? Bunlar utanılacak olaylar değil mi?
Bu olaylarla yüzleşebildik mi? Hesaplaşabildik mi? Kamu vicdanını rahatlatabildik mi? Bu acıları yaşayanlardan özür dileyebildik mi?
Ne gezer. Devlet eliyle örgütledik. Devlet eliyle yaktık, öldürdük. Yakanları, öldürenleri,
savunduk, sakladık, yurt dışına kaçırdık; daha yetmedi davalarını zaman aşımına uğratıp, akladık!
Çünkü onlar milliyetçiydi, onlar mümindi, onlar şeriatçıydı…
Onları savunanlarsa hak ettikleri yerlere geldiler!
Belediye başkanı, baro başkanı, milletvekili, bakan, Anayasa Mahkemesine üye oldular!
Tüm dünyaya insanlık dersi verdik böylece.
***
Adaletsiz bir ülke mezbahadan başka bir şey değildir
Sivas’ta yaşananlar bir insanlık suçuydu. Devlet yıllar önce bunu ya örgütlemiş ya yapmış. Veya yapanlara seyirci kalmış. Olayın ardındaki gerçek güçleri açığa çıkarmamış. Sanıkların çoğunu yakalamamış, yakalayamamış, yakalamak istememiş. Adalet Bakanı olmuş savunmuş. Resmen davayı savsaklamış. Ve uydurma bir bahaneyle kamu görevlisi değil de sivil oldukları için davanın düşürülmesini sağlamış. Devlet vatandaşları arasında ayırım yapmakla kalmamış. Katilleri affetmek mağdurları daha bir yaralamak için elinden geleni yapmış.
Adalet ilkin devletten gelmelidir. Çünkü hukuk, devletin toplumsal düzenidir. Eğer devlet iktidarı vatandaşlarını dindar-laik, dost-düşman, yandaş-karşıt diye ayırır;
'Her kim bitaraf değilse bertaraf olacaktır' ;
"dostlara adil davranılır, düşmanlara yasa uygulanır" zihniyetinde bir anlayışa sahip olursa bu devlet adil olamaz. Vicdanlar yaralanır, devlete, adalete karşı güven kaybolur. Adaletsiz bir ülke mezbahadan başka bir şey değildir. Dün yaşananların cezasız kalması gelecekte yaşanacakların işaretidir.Başbakan Erdoğan'ın laiklik çıkışı
Başbakan Erdoğan’ın , gazeteci ve iş adamları ordusuyla düzenlediği gezisi sona erdi ama tartışması süreceğe benziyor.”Arap baharı”denilen,”demokrasi ve özgürlük”talepleriyle dizayn edilmeye çalışılan ve yeni paylaşıma sunulmanın planları dört nala giden bu ülkelerdeki ziyaretlerde, Erdoğan’ın(özellikle) “laiklik” vurgusu yapması yeni tartışmaların merkezine oturdu.Bu konu islamcılar ve Erdoğan muhalifi,sağ-ulusalcı çevreler tarafından uzun süre eleştirilip-tartışılacak ..Bu çevrelerin içinde, salt Erdoğan karşıtlığıyla hareket edenler olduğu kadar,Erdoğan’a sonsuz destek veren ama O’nun iktidar durumunu kavrayamadan,O’na başka misyonlar yükleyen(yüklemek isteyen)geniş bir çevre var.Şimdi ;bu çevreler,(sözde)itirazlar yöneltiyorlar Erdoğan’a!..
Erdoğan,gezisi boyunca neden laikliğe vurgu yaptı?..Bunun,anlaşılan bir nedeni var.Erdoğan,açıkça, Batı’ya,laiklik ,yani Batı’nın demokrasi için çok önemser gördüğü bir kavramla güvence veriyor.Bu ülkelerle irtibatının, Batı ‘ya bir tehdit olarak algılanmasına engele çalışıyor ve böylece ;Osmanlıcılık,yani arkaplanında “İslamcı blok”anlayışı yerleşmiş, gizli bir ajandasının bulunmadığını belirtiyor..O nedenle,B.M toplantısı ve Obama ziyareti öncesi,bu “laik”lik vurgusu önemli bir vurgu!..
Erdoğan’ın ziyaret ettiği ülkelerin içinde bulundukları durum,bizlere neden"laiklik" üzerinden bir açıklama yapmaktan çekinmediğini,doğabilecek eleştirileri neden göz ardı ettiğine dair ip uçları vermekte..
Erdoğan’ın ziyaret ettiği ülkelere gözattığımızda;
Mısır’ın,islam ülkeleri arasında,farklılıkları bünyesinde barındıran, zengin kültürlü,farklı din mensubu vatandaşlarının yanısıra, müslüman halkının çoğunlukla“seküler”olduğu,radikal islami unsurların zamanla kaybolduğu,ihvani müslim’in gitgide siyasallaşarak demokrasiyi benimsediğini görürüz.Bu ülkenin,islam ülkeleri arasında turizm geliri en yüksek ülke olduğu ise işin en önemli ekonomik boyutu..Şimdi;Erdoğan,zaten sosyal yapısı en çok “laik”liğe uyan,geçmişi(artısı-eksisiyle) laiklik deneyime dayalı bu ülkeye “laik”lik vurgusu yaparak,”bir arada yaşayın,birbirinize bir ideoloji(veya din)dayatmayın”demiş oldu…Erdoğan,orada elbette sadece,ihvan’a seslenip;”Tek kurtuluş yolu islamdır.Biz, siyaset yapıp iktidara geldik ama işte görüyorsunuz hoş olmayan şeylerde yapıyoruz.Radarları,kalkanları,İran’ın gözüne soktuk!..Sizler,iyisi mi bu siyaset yolundan vaz geçin,silaha sarılın,illegalleşin,iktidara seçimle gelseniz bile istediğiniz İslami modeli getiremiyorsunuz.İran gibi inkilap yaparsanız ancak, İslam devletini kurarsınız.”diyemezdi!
Libya;”kitaplı”bir delinin ,neredeyse yarım asırdır korkuyla halkını sindirdiği, halkının ancak yarısı okur yazar olan ve kabilelerin mutabakatıyla idare edilen,feodaliteye dayalı “sunni”bir ülke.Kabileler, bu ülkede sık sık birbiriyle silahlı kavgalara girerler.Yüksek eğitim gibi bir dertleri olmadığı için(doğal olarak) siyasetten,devlet idaresinden uzak dururlar.”Libya eliti” dışarda okur ve gelip halk adına ülkeyi yönetir ,zenginliklerinden istifade eder!.Burada,bir kabileye “din”adına yönetimi versen;”din”adına gerekçeler üretir(Rabbani-Hikmetyar çekişmesi gibi) birbirini boğazlar.”Laiklik”vurgusu bu ülkede ne anlama gelir?.”Yeni dönemde ,idarede söz hakkına sahip olma adına kabilelerinizin çıkarlarını dayatmayın.Ehil olanlar yönetsin .”anlamında söylenebilecek olan bu sözün yerine, Erdoğan;”Hangi kabile güçlüyse onların tariki unsuyetleriyle bir devlet kurulsun,karşı çıkan olursa haddi bildirilsin!..”diyemezdi elbet!..
Tunus;uzun yıllar Fransa’nın işgalinde kaldıktan sonra diktatörlerin eliyle yönetilmiş bir ülke.Batı’nın gözleminden uzak,yapılan sözde seçimlerle diktatör ve avaneleri ülkenin zenginliklerini halkından uzak tutmuş yıllar yılı.Burada yapılan “laiklik” vurgusu,elbet ,bir “din”tarafsızlığından ziyade,devlet yönetiminin batılı normlara uydurulması isteği!;Erdoğan,burada ,din adına demokratik monarşinin devamını önerecek değildi herhalde!....
Kısaca,Erdoğan,bu ülkelerde “laiklik”vurgusu yaparak, onların yönetim ve sosyal yapısını daha da geliştirebilecek modelin laik bir yaklaşımla gerçekleştirilebileceğini ifade etmiş oldu..
Başbakan Erdoğan,bu ülkelere “demokrasi” önerme ve “demokrasi”ye vurgu yapma yerine neden “laik”lik vurgusu yapma gereği duymuş?.Bunu, sadece, danışmanların işgüzarlığına bağlamak doğru mu?...
Bunun cevabını Ak partinin iktidara yürüdüğü esnada kendisinden demokrasi adına değilde,laiklik adına güvence bekleyen çevrelere,laikliğe bağlılık konusunda sık sık yaptığı açıklamaların gerekliliğiyle değerlendirmeli!..Kendisinden İslamcı bir kuşku duyulan yöneticilerin buna verecekleri en iyi yanıt,laikliğe olan bağlılığı ortaya koymaktır.
Erdoğan,bu ülkelerde yaptığı konuşmada da hem kendi konumunu yineledi,hem de bu ülkelere, batıyla çelişmemenin adresini gösterdi..Erdoğan’ın buralarda yaptığı laiklik vurgusunu bir ideolojinin(Sekülerizm)“taşeron”luğu anlamında değerlendirilemez…
Eğer,Erdoğan bu laiklik vurgusunu İran’da yapsaydı;İşte o zaman işin boyutu farklı olurdu.O zaman Erdoğan,islama karşı “sekülerizm”i savunuyor diyebilirdik.
Ancak,Erdoğan’ın Mısır’da,laikliği önermenin de ötesine geçerek, “laik”liği anayasanıza koyun şeklinde çağrı yapması ise,sürece bir müdahaledir.İşin garibi,Erdoğan’ın çevresinden “laiklik”le ilgili açıklamalarına eleştiri getirenlerin ,bu konuya hiç değinmemiş olması!..
Erdoğan’ın kuzey Afrika gezisi hangi doğrultuda ele alınırsa alınsın,asıl amacın ,bu ülkelerin yeni pazarından pay kapmaya yönelik olduğunu düşünmek galiba en doğrusu!..Buradan,Ak partinin küresel anlamda iddiasız bir parti olmadığı anlamını çıkaramayız..
Erdoğan ve Ak parti iktidarının elbet bir misyonu var..Bu misyonu ise en kaba hatlarıyla şöyle tarif edebiliriz;Türkiye’nin yeni paylaşımda varlığını ve gücünü artırmak için (şimdilik)laik yeni Osmanlı görüntülü bir ideoloji üzerinden Afrika ve ortadoğuda sosyal ve ekonomik güç artırmak için atağa kalkmak..Bunun ilk adımı olarak da “ekonomik taşeron"luğu kabul etmek!..
PEKİ, YA, SİZ KİMSİNİZ?
Bir ülkenin başbakanı çıkıp sanatçılarına, oyuncularına ‘siz kim oluyorsunuz’ diye çıkışabilir mi, ya da çıkışmalı mı? Bir başbakan, yerel yönetimlerin desteklediği sanatçıları karşısına alıp ileri-geri söz söyler mi, söylemeli mi? Bir ülkenin başbakanı, çıkıp ‘haddinizi bilin, belediye başkanım az bile yapmış, meclise yasa teklifi getireceğim özelleşmesini sağlayacağım, o zaman hangi oyunu, nasıl oynarsanız oynayın demeli mi, diyebilmeli mi?
Bir ülkenin siyasileri, hele de siyasal iktidarı, sanatçıları ve tiyatrocuları ile uğraşıyorsa vay haline. Görevinin sonu gözüktü demektir. Sanatçı demek, toplumda var olanları çıplak gözle halka anlatmak, hiciv yapmak, yapılanlara eleştirel gözle bakabilmektir. Sanatçı siyasal iktidarın yalakalığını ve çanak yalayıcılığını yapıyorsa o sanatçı değildir. Olsa olsa palyaço, bukalemun ya da papağan olur.
Ey başbakan, ‘özelleştirelim de o zaman hangi oyunu oynarsanız oynayın, ne yaparsanız yapın’ diyorsanız, demek ki seçilen ve oynanan oyunlardan memnun değilsiniz. Buda şu anlama gelebilir, sizin istediğiniz oyunları oynasaydılar tiyatroculara böyle bir çıkışta bulunmayacaktınız. Muhalif olmalarını içinize sindiremiyorsunuz. Sizin tarafınızda olmamalarını yediremiyorsunuz.
Birde kamuoyuna yanlış bilgi veriyorsunuz. Diyorsunuz ki, ‘batıda devlet desteği artık kalmamıştır, bizde onların yaptığı gibi yapacağız’. Hayır, sayın başbakan bu mesele sizin anlattığınız gibi değildir. Kurmaylarınız ya sizi yanlış bilgilendiriyorlar, ya da siz yanlış anlatıyorsunuz. Halkı yanlış bilgilendiriyor ve yönlendiriyorsunuz.
Amerika hariç, hiçbir batı ülkesi söylediğiniz gibi şehir tiyatrolarını desteklemiyor değil, aksine sizden daha çok destek veriyorlar. Hatta onlar özel tiyatroları bile destekliyorlar. Onların köklü bir geçmişi, kalıcı kuralları ve önem verdikleri bir kültürleri vardır. Bir ülkenin kültürel anlamda ki gelişmişliği, okumuş oranıyla, sanatçılarının çokluğuyla, tiyatrolarının çıkardığı ürünlerle, okullarının bilim yuvası olması özelliğiyle ve bu alanlarda kazandıkları uluslararası başarılarla ölçülür. Peki, sayın başbakan sen kültüre ekonomiden yüzde kaç pay ayırıyorsun ki, bu yukarıda bahsedilen başarıları elde edebileceksin. Evet, tabi ki edemezsin, çünkü onların yaptıkları devlet desteğinin onda birini bile yapmıyorsunuz.
Ha siz Amerika gibi olmak, yapmak istiyorsanız diyeceğimiz fazla bir şey yok. Sizin zaten birçok örneği Amerika’dan aldığınızı biliyoruz. Söylemeye dilim varmıyor, ama muhtemelen ülkeyi yönetme ve aldığınız siyasal kararların birçoğunu da oralardan aldığınız talimatlarla icra ediyorsunuz. Tiyatrodaki örneklemeyi de oraya uydursanız ne çıkar değil mi?
Tiyatro bir ülkenin sanat hayatında çok önemli yer tutmaktadır. Ne kadar oyun çıkıyor, ne kadar seyirci izliyor, ne kadar sanatçı var bunların hepsi bir göstergedir. Biz biliyoruz ki, görsel medya ( o da sadece birinci derecede rolü olanlar için geçerli) sanatçıların dışında diğerlerin tümü karın tokluğuna çalışıyorlar. Birçoğu sanat aşkına, görev aşkına ve yapabileceği başka bir iş olmadığı için mesleğini devam ettiriyor. Demek ki, tiyatroculuk karın doyurmuyor sayın başbakan.
Siz sadece sanatçıların muhalif olmalarını değil, siz istiyorsunuz ki ‘muhalefet partileri bile bana muhalefet etmesinler, biat etsinler’. Siz, bu kadar ileri gittiğinizin farkında mısınız? Hani eski bir Osmanlı bakanın ünlü bir deyişi vardı ‘şu mektepler olmazsa maarifi ne güzel idare ederdim’ diye. Başbakanda butür sözlere özeniyor sanırım. Tiyatroların varlığından rahatsız olan, okulların bilim yuvası olmaktan hicap duyan, sokaklarda muhaliflerin yaptıkları eylemlere külliyen karşı olan, muhaliflerin kendisi hakkında verdikleri beyanlara sürekli dava açan, kendi karikatürünü çizeni aforoz eden, her konuşması ile gündem yaratan ve gündem değiştiren bir başbakan olabilir mi?
Her televizyona çıktığında artık yeter dedirten konuşmaları, gına getiren aşağılamaları, hatipliğini kullanarak uzun ve nükteli metinleri, her şeye tepeden bakan yanı, benmerkezci edaları, yanlışını dahi kabul etmeyen inadı bu kadar da olmaz dedirtecek cinstendir.
İşçiyi azarlar, köylüye si… Çeker, memuru yok sayar, demokratik kitle örgütlerini muhatap almaz, kendisini desteklemeyen işvereni batıran bir anlayıştaki başbakanı daha ne kadar sırtımızda taşıyacağız. “İğneyi kendine çuval düzünü başkasına” diye çok anlamlar ifade eden bir sözümüz var. Böyle düşünüp, empati kuramayan bir başbakan şu güzelim ülkemin insanlarının bile düzenini, sentesini, kültürünü ve ahengini bozmuştur. Yazık ki bu kadarını hak etmiyoruz.
Sen bu ülke için neyi ifade ediyorsan biz de onu ifade ediyoruz. Sen ya da siz kim oluyorsunuz deme hakkınız yok sayın başbakan. Biz bu ülkenin asılları siz ise vekillersiniz.
ÖZGÜRLÜK MÜCADELESİNDEN SOYKIRIMA
“Kafkasya’ya sahip olma fikri Rus tarihinde kalıtsal bir tutkuya dönüşmüştü”
(R.A.Fadeyev-Kafkasya Mektupları)
Bin yıllar önce Elbruz’un eteğinde başlayan hayatları yüz yıllar sonra yaşadıkları “soykırımla” sürgün yollarında devam eden Çerkeslerin hüzünlü bir hikayesidir bu. İşgalci Ruslara karşı 300 yıl devam eden özgürlük savaşının kaybedilmesiyle soykırıma uğrayan Çerkeslerin sağ kalanlarından yüzde yetmişinin topluca sürgün edildiği tarihtir 21 Mayıs 1864.
Kuzey Kafkasya’nın gemi yanaşabilen Soçi, Novorosisk, Anapa, Zelencuk, Tuapse, Adler, Sohum kıyıları Çerkeslerin ana yurtlarından koparılış limanları olmuş, bu limanlardan kalkan gemiler Trabzon, Samsun, Sinop, İstanbul, Kefken sahillerinde binlerce Çerkes’i taşımıştı. Sağlıksız koşullarda limanda bekletilen binlerce insan derme çatma gemilere zorla bindiriliyor, kapasitesinin üç-dört katı yolcu alan gemiler az bir su ve ekmekle yola çıkıyor, 5-6 gün sonra yiyecekler tükeniyor, açlık susuzluğun yanında bir de salgın hastalıklar ekleniyordu. Ölenler denize atılıyor, sağ olarak karaya çıkanlar doğup büyüdükleri topraklarda bıraktıkları ve yolda kaybettikleri için çaresizlik içinde ağlayıp ağıtlar (“Şiş Naniy-Uyu Yavrum”, “Yistambılakue-İstanbul Yolcuları”) yakıyordu.
Tam olarak bilinmemekle beraber ittifak edilen bir buçuk, iki milyon Çerkesin sürgün edildiğidir. Osmanlı topraklarına 400.000 Çerkesin yerleştirildiği düşünüldüğünde (o tarihe kadar) dünyada benzerine rastlanmayan bir soykırımın yapıldığı görülmektedir.
Dünya tarihinde benzeri görülmemiş bir soykırımla karşı karşıya kalan Kuzey Kafkas Halklarının yaşadığı bu dram ve vahşet yeterince aktarılmamış olması nedeniyle bugünkü tarih kitaplarında fazla yer almamaktadır. Yaşanılmış gerçekleri anlatan belgeler ulaşılması zor Osmanlı ve Rus arşivlerinin tozlu raflarında kalmıştır. Çerkesler sadece savaşı değil yerlerini yurtlarını kaybettiler ve Kafkasya tarihinden silinmek istendiler. Büyük çoğunluğu Osmanlı coğrafyasına sürüldüler ve dünyanın kırka yakın ülkesinde yaşıyorlar. Bugün Türkiye’de Sinop, Samsun, Çorum, Amasya, Tokat, Sivas, Yozgat, Kayseri, Maraş, Adana, Çanakkale, Konya, Hatay, Balıkesir, Bursa, Eskişehir, Bilecik, Kocaeli, Sakarya, Düzce, Kütahya, Afyon, Muş, Kars, Aydın, Zonguldak, İzmir ve Antalya’da yaşıyorlar.
Türkiye’ye yerleşen Çerkesler kısa zamanda toparlanıp kendilerine Kafkasya’daki köylerine benzeyen yerlere yeni yaşam alanları kurdular. Zor koşullara rağmen kültürlerini ve dillerini korumak için sözlü anayasaları olan ALAYFA/XABZE’lerini aynen uyguladılar. Sıcakkanlı, dost canlısı, güleryüzlü, misafirperver Çerkesler yaşadıkları bölgelerde samimi ilişkiler kurup, bölge halklarıyla kaynaşmalarıyla kalmayıp birçok devlet kadrosunda görev yaptılar. Osmanlı ordusuyla Rus, Balkan ve Kurtuluş Savaşında en ön saflarda yer alarak Osmanlı Devleti’ne “savaş hizmetinde” bulundular. Çağdaş yüzleri ile Türkiye’nin sanat, siyaset, spor ve bilim dallarında önde gelen saygın kişiler yetiştirdiler. Kültürel genlerinden gelen insana saygı ve hürmeti yaşamın her alanında uyguladılar. Bugün dahi birçok ileri ülkede rastlanmayan kadına değer ve saygı yüzyıllardır Çerkeslerin örnek gösterilen bir davranışıdır. Ancak, Çerkesler bugün Türkiye’de yeterince tanınmıyorsa, Türkiye Cumhuriyeti’nin uyguladığı asimilasyon politikası ve taraflı yazılan tarihleridir.
21 Mayıs 1864 sürgünü Çerkeslerin sosyal, ekonomik ve kültürel gelişimlerini olumsuz etkilerken bu parçalanma ve dağılma Kuzey Kafkas halklarının birlik olma sürecini de yok etmiştir. Aradan on yıllar geçmesine rağmen birbuçuk milyon Çerkesi katleden Çarlık Rusyası’nın devamı olan Rusya Federasyonu’nun soykırım ve Ruslaştırma politikasından vazgeçmemiş olduğu 1996 yılındaki Çeçenistan savaşında 250 bin masum Çeçeni öldürmesi (42 bini 10 yaşından küçük çocuk) kanlı tarihini benimsediğinin kanıtıdır. Hala sürdürdüğü şiddet, aşırı güç kullanımı ve insan hakları ihlalleri bunun devam ettiğinin göstergesidir.
Soykırım yapılan bu topraklar üzerinde barış, kardeşlik ve birleştiricilik ruhu taşıyan olimpiyatların yapılacak olması tüm dünyada yaşayan Çerkesleri derinden yaralamaktadır. Canlı olan herşeyin yakılıp yıkıldığı, bir buçuk milyon Çerkesin katledildiği, isimsiz binlerce toplu mezarın bulunduğu eski adı KBAADA, yeni adı KRASNAYAPOLYANA, bir adını da dökülen Çerkes kanlarından alan KIZILÇAYIR 2014 SOÇİ KIŞ olimpiyatlarının merkezi haline geliyor. Olimpiyat ruhunu zedeleyen bu kararın çıkması için Rusya tüm dünya devletlerinden tarihi gerçekleri saklamıştır. Dünyanın diğer bölgelerindeki soykırımları tanıyan Rusya kendi yaptığı soykırımı görmezlikten gelirken olimpiyatları bu bölgede yaparak kirli ve kanlı tarihlerini temizlemeyi hedeflemektedir. SOÇİ OLİMPİYATLARI tanıtım kampanyalarında ve resmi internet sitelerinde Soçi’nin tarihi Rus toprağı olduğu vurgusunu aymazlıkla yapması o toprakların gerçek sahipleri Çerkesleri öfkelendirmektedir. Yalan üzerine kurulan bu senaryonun olimpiyat ruhuyla nasıl bağdaştırılacağı merak konusudur.
Ancak, Çerkes kanının suladığı bu toprakların üzerinde olimpiyatların yapılmaması için Çerkes diasporası her alanda tepkilerini dile getiriyor ve son ana kadar bu mücadeleye devam edecek. Başlatılan imza kampanyaları ve basın bildirileri ile dünya kamuoyunun dikkatini bu meseleye çekerken katılacak ülke sporcularına olimpiyat alanının tarihi gerçeği olan Çerkes soykırımını anlatan broşürler yollayarak vicdan muhakemesi yapılması hedeflenmektedir.
Bugün anavatanları Kuzey Kafkasya’dan fazla Çerkes diasporada yaşıyor. 21 Mayıs 1864 soykırım ve sürgününün dünya gündeminde tutulması ve tanınması için katılım sayısı her yıl artan, ses getiren bilinçli eylemler dünyanın birçok yerinde aynı anda yapılarak muhatabına ulaşıyor. Çerkeslerin en yoğun yaşadığı Türkiye Cumhuriyeti’nde bu eylemler yaşadıkları tüm bölgelerde çeşitli etkinliklerle anılırken dünyanın ve Türkiye kamuoyunun dikkatini çeken büyük organizasyonlar yapılıyor. Karaya çıkılan ilk sahil, ve tarihi bir mağarayı barındıran KEFKEN anıt mezarlığında Abhaz Dernekleri Federasyonu ve Beşiktaş Akaretler’de Kafkas Dernekleri Federasyonu sürgünü anarken, Taksim İstiklal’de Rus Konsolosluğu önünde başlayan Kafkasya Forumu’nun organize ettiği soykırım yürüyüşü ve haykırışı geniş katılımlarla yapılıyor.
Hiçbir soykırım yalnız değildir. Dünya üzerinde soykırım yaşayan halkların hemen hepsinin benzer acılara maruz kalması onların birleştirici bir özelliğidir. “Demokratik devlet güneş gibidir, ışığını verirken çiçek ayırmaz” sözünün tersine, baskıcı devletlerin geçmişi de yerlerinden, yurtlarından koparılan çiçeklerin hikayeleriyle doludur. Bugün artık soykırıma ve sürgüne maruz kalan halkların birbirlerinin acılarını hissetmeleri mümkündür ve bu acıların üstüne iyileştirici tohumlar serpmelerinin zamanıdır.
Bütün bu yaşananlar dünya kamuoyunun gözleri önünde gerçekleşirken “duymadım, görmedim, bilmiyorum” diyenler insanlığa ihanet ettiklerinin farkında değiller. Yapan kadar sessiz kalanın suçlu olduğu Çerkes soykırımında yaşanan vahşet, dram ve hüzün bir makaleye, bir gazete sayfasına sığmayacak kadar büyük ve hazindir.
Geri istiyoruz artık dilimizi, düşlerimizi, şarkılarımızı,
Geri istiyoruz artık destanlar yazdığımız yurtlarımızı,
Geri istiyoruz artık geleceğimizi, rüzgar kanatlı atlarımızı,
Geçmişi unutmadan, unutturmadan!
Kelemet Çiğdem TÜRK
Bu işler böyledir...
Bana kalırsa F.Gülen ve çevresi için bundan sonra çok daha zor olacak..
Gülen hocaefendinin ABD'ye gitmesine sebeb olan Media bombardumanını hatırlayın.. Hocaefendi bir hafta sonra Türkiye'den ayrıldı. Hocaefendi aleyhine kampanyalar bitti, benim aleyhime kampanya başladı sonra.
Çok açık, benim de bir yerlere gitmem isteniyordu. İnanılmaz tehditler aldım o dönemde.. Ben tek başına bir insanım. Nereye gidersem gideyim, yanımda, arkamda bir vakıf, dernek, örgüt, cemaat yok. Bir bakıma kimin yanına gidersem ona teslim olmuş olacaktım..
O günki bana yönelik kampanyanın arkasında Çevik Bir vardı. Ve tabi Güven Erkaya ve ekibi.. Bu işin tetikçiliğini Media'da kimlerin üslendiğini biliyorsunuz? Onlar hâlâ dışarıda..
6 kanaldan birden saldırdılar. İnanılmaz tehditler ve hakaretler..
Dava açıyorum. Mahkemede savcı, "Mustafa Kemal hakkında bu düşüncelere sahip olanların, daha bu ifadelerden daha fazlasına karşı hazırlıklı olması ve bu sonucu bilmesi gerek" gibi ifadeler kullanıyorlar..
Gözcü bir zamanlar, her günki yazımdan bir alıntı yapıp, galiz sözlerle hakaret yağdırıyor. Bu durum aylarca devam etti.. Ben de her gün cevap yetiştirmeye çalışıyorum, karşı davalar açıyorum..
Sonra hakkımda andıç yayınladılar. Televizyonlara çıkartmamaya başladılar. programlarım engellendi. Basın boykot uygulamaya başladı. Herkes hakkımda bir şey söylüyor, fakat bana sormuyorlar ve cevaplarım yayınlanmıyor.. Tam bir linç kampanyası uyguladılar..
Mahallede komşular, aynı apartmanda okuduğum insanlar bile balkonlarına Türk bayrağı asmaya başladılar. Evime gelen-giden sayısı bile azaldı. Beni alıp götürecekler, birileri de benimle dostluğu ortaya çıkmasın diye insanlar selamı-sabahı kestiler..
12 Eylül'de de öyle olmuştu, Kapısını çaldığım, eşimi, çocuklarını misafir kabul edecek kimse bulamadım, yeni tanıştığım Vanlı bir arkadaş müstesna. "Düşenin dostu olmaz" derler ya, işte o hesap.. O günün güçlüleri bu gün zavallı durumuna düştü. Zayıfları ise güçlendi. Servet ve iktidar sahibi olan kimilerine ise bir haller olmaya başladı.
Bana kalırsa iyi giden işler yanında iyi gitmeyen işler de var.. "Cemaat" artık farklı anlamlar taşıyor.. Cemaat gruplarının iktidar ve para ilişkileri cansıkıcı dedikodulara sebeb oluyor.
Aç olduğumuz şeylere birden kavuşunca sanki hazımsızlık çeker olduk. Ya bu kadar büyümeyecektik, ya da daha şeffaf olacak, halkla ilişkilerinizi daha fazla geliştirecektik. Sonra bir an gelir ve herşeyinizi birden kaybedersiniz. Hem de tam zirve yapayım derken, dibe vurursunuz..
Aktif denge önemli.. Statik bir denge, bir yere kadar.. Sonra yaslandığınız çınar devrilir, siz de yıkılırsınız. Sermaye, Cemaat, Siyaset sacayağı çok sağlam değildir.. İktidar ve servet paylaşımı, cemaat, etkik grublar, coğrafi bölgeler arasında rant paylaşımına dönmeye başlarsa orada sıkıntı var demektir..
Tek bir "cemaat"dan söz etmiyorum. Başkaları da onun var.. Bazı siyasi yapılar, tarikat ve cemaat yapılarında önümüzdeki günlerde yeni yapılar ortaya çıkacak gibi görülüyor. Emre Uslu'nun yazısı bu açıdan önemli..
Başlangıçta bazı yapılar çok güçlü gözükür, ama daha sonra bu yapı derin bir kara deliğe dönüşür ve görüntüde bunlar olsa da, farklı mekanizmalarla hayatiyetlerini sürdürürler ama, artık o yapı, bildik bir yapı değildir. Eski imaj sadece bir vitrindir.. Ya da gün gelir, çöküşleri yükselişlerinden daha hızlı olur.
Eğer başlangıçta bir uzlaşma ile bu işte yola çıktıysanız, ve çok şey biliyorsanız, sizden sonrası için eğer bu işi sürükleyecek karizmada biri yoksa, bu işi götürecek birden fazla adamı piyasaya sürerler.. Sonrası malum. Bu işler böyledir.. Bir piramit oluştururlar, sonra dibten bir tuğla çekerler bütün yapı çözülür..
Piyasada belli bir büyüklüğe ulaştığınızda, birileri gözünüze görünmeye başlar. Belli bir sosyal, siyasal etki gücüne sahip olduğunuzda da bu böyledir.. Peşinize taktığınız kitleler, bu oyunun farkında değillerdir, ama tepede dönen işlerden haberleri olmaya başladığında ise artık çözülmeyi durdurmak için çok geç kalınmıştır.
Bu işlere girecek olanlar, bilgili, dürüst ve cesur olmak zorundadır.. Kadın, para, güç konusunda, iktidar ilişkilerinde muhteris olmamalıdırlar. Kadrolaşma ardından rant paylaşımını gündeme getirir ve sonra kavga başlar. Sonuçta herşey yolunda gidiyor gibi gözükürken, bir anda işler altüst olabilir. Benden söylemesi.
Selam ve dua ile..
TAHRİR DİRENİŞİ YENİ ATEŞLERİ TUTUŞTURUR MU?
Bağımsız sinemanın önde gelen örneklerini sinemaseverlerle buluşturan İf İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali, bu yılki film etkinliklerini alternatif paylaşım yöntemleriyle içinde Trabzon’un da bulunduğu 23 şehre ulaştırdı.
23 kentteki izleyicilerin 24–25–26 Şubat 2012 tarihlerinde aynı anda internet üzerinden izlediği filmler, Trabzon’da Sanatevi’nin Salon Garaj’ında seyircilerle buluştu.
İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali’nin Trabzon’daki programının sorumluluğunu Trabzon Fotoğraf Sanatı Derneği Foto Forum üstlendi.
Ticari getirisi olmadığından salon sıkıntısı yaşayan bu filmlerin seyircisi de fazla olmuyor haliyle.
Trabzon Sanatevi’nin soğuk salonunda, uyuşan ayaklara rağmen yine de izleyici buldu filmler.
Umarım önümüzdeki yıl daha etkin bir tanıtımla, daha iyi bir salonda bu özgün filmleri izlemek mümkün olur.
Soğuk salon alerjisi nedeniyle tercihimi tek bir filmden yana yapıp, uzun zamandır görmek istediğim bir belgeseli izledim:
“Tahrir 2011: İyi, Kötü ve Politikacı”
25 Ocak 2011 yılında ülkelerini demir yumrukla yöneten Hüsnü Mübarek rejimine başkaldıran muhaliflerin öyküsünü, olaylara tanıklık yapan kendileri de muhalif olan 3 genç yönetmen belgesele aktarmış.
Her biri yarım saatlik filmlerden oluşan belgeselde 18 gün boyunca Tahrir’de yaşanan çatışmalar, polis terörü, iktidar yanlılarının kışkırtmaları, farklı siyasi ve ideolojik yapılarına rağmen muhalif güçlerin aralarında oluşan dayanışma bilinci son derece sade bir üslupla seyirciye ulaştırılıyor.
Tahrir’de alanlara çıkanlar, yaktıkları isyan ateşiyle bu yüzyılın şimdiye kadar yaşanan en önemli sosyal olayına imza attıklarından, dünyadaki diğer muhaliflere model oluşturduklarından habersizdiler.
Birbirlerini alanda tanıyan farklı kesimlerin ortak olan tek hedefi, Hüsnü Mübarek diktatörlüğüne son vermekti.
Üç haftaya yakın bir sürede kaynaşan, dayanışmaya başlayan, alandaki yüzbinlerce insanın sağlık, yemek, güvenlik, temizlik gibi ihtiyaçları için yeni örgütlenmeleri gerçekleştiren muhalif toplulukların siyasal önderlik ve örgüt sorunları olmasaydı, yeni bir Paris Komünü’nden bahsetmek mümkün olabilirdi.
Yine de güçlü bir polis devleti sayılan Mısır’da bir diktatörü onca polis şiddetine karşın direnerek, alanı boşaltmayarak alaşağı etmek, basite alınacak bir tepkisel hareket değil.
Elbette dişleri çekilip ehlileştirilen Müslüman Kardeşler örgütüyle Mısır’da radikal bir rejim değişikliği de beklememek lazım.
Enerjisini ve İslami duyarlılığını bütün toplumda eşitliği, sosyal adaleti ve barışı tesis etmek yerine, “kadın erkek plajına yasak getirmek”, “kız öğrencileri erkek öğrencilerden ayırmak”, “kadınları örtünmeye zorlamak” gibi eften püften icraatlara ayıran ABD patentli bir örgütten daha fazlası beklenemez.
Ancak belgesel filmde de vurgulandığı gibi alanlara çıkıp, başarılara imza atan kitlelerin, taleplerini gerçekleştirme aracı olarak aynı yöntemlere başvurabilecekleri de bir gerçeklik.
Bir toplum için alanlara çıkabilmek, direnmek, dayanışmak, ardından siyasal sonuçlar almak, bence iktidarlara huzur vermeyen, onları keyfi yönetmekten alıkoyacak en değerli tecrübedir.
Belgeselin sonunda izlediğim bölüm, nedense bende sık sık Türkiye çağrışımı yapan “bir diktatörün zihin yapısı ve psikolojisi” üzerine yapılan değerlendirmeleri içeriyordu.
Diktatör Hüsnü Mübarek için 10 madde olarak sıralanan özellikler, aslında bütün ülkeler ve otoriter liderler için geçerli bir profili oluşturuyor.
Yönetmenin tespitlerine göre; diktatörler daha genç ve diri görünmek için saç boyamak, yargıyı ve medyayı baskı altına almak, ismini ülkenin her yerine asmak, devleti ve ulusu kendisiyle özdeş hale getirmek, sürekli düşman üretmek, kalabalık bir koruma ordusuyla dolaşmak, önemli ulusal projelerin proje sahipliğini üstlenmek, muhaliflere tahammül edememek, kendisine yapılan her eleştiriyi devlete, ulusa ve ülkeye yapılmış sanmak gibi sanrılarla dolu bir hayatı yaşıyorlar.
Mısır’da yetkileri tek elde toplayan ordunun generalleri, eski sistemin liderini yargılıyor olsalar da, halkın yoksullaşmasına, işsizliğe yol açan mevcut Amerikancı neo-liberal politikaları sürdürüyorlar.
Seçimlerde parlamentoda en fazla sandalyeye sahip Müslüman Kardeşler’in örgütü Hürriyet ve Adalet Partisi’nden farklı bir politika beklenmiyor.
Ne olursa olsun Tahrir’de destan yazan dağınık kitlelerin yaktığı ateş, artık diğer halkların da demokratik mücadelelerini aydınlatacaktır.
Fenerbahçe ve Survivor Gönüllüler!
Futboldan soğuttular beni yıllardır. Mafyöz tavırlı futbol camiası, düşüncesizce bir tüketicilik/paraya tapınma halleri, saldırganlık eğilimleri, sportiflikle ilgili en güzel duyguları katletmeleri... Dünya kupasında derece yaptığımız dönemde koltukların üzerinde zıplayarak izlemiştim maçları. Konuşma jargonum, jest ve mimiklerim bile değişmişti o aralar. Sanırım Şenol Güneş’in Anadolu masumiyetinin ruhu sinmişti o kupaya. Neyse, yıllar geçti, futbolun suratına bile bakmadım. Hatta Şükrü’nün hala FB’nin kalecisi olmadığını daha geçenlerde öğrendim. Ama futbolun, sosyolojik ve grup psikolojisi açısından gidişatına göz atmışımdır. Az önce Fenerbahçe’nin yine kupa alamadığını görünce, FB’nin bu başarısızlığını, bu açıdan değerlendirmek istedim.
Survivor Ünlüler Gönüllüler programını bu sene izlediniz mi? İlk önce Gönüllüler grubu çok hızlı bir çıkış yaptı ve özgüvenleri tavan yaptı. Spor geçmişi de olan, dinamik gençlerden oluşan Gönüllüler ve aralarında 50 yaşlarındaki Mustafa Topaloğlu’nun da olduğu sürekli yenilgi ile başlayan Ünlüler… Bir dönem, bu Gönüllüler o kadar çok maçı alamadılar ki… Sebebini sadece şanssızlıklarına veya yemek ödülü alamadıkları için açlıktan halsizleşmelerine yoramadım. Bana göre asıl sebep; kendi güçlerine, gençliklerine, gruplarına olan aşırı güvenlerinin yarattığı negatiflik idi. Kendilerinden hızla bir mit yarattılar, bunun yarattığı antipatinin getirisi olan olumsuz hislerin toplamı, onları başarısızlıklara sürükledi. Çünkü insanlar, ilk hamlede başarılarını ve güçlerini başkalarının gözüne sokan insanlarla özdeşim kuramazlar. Önce mazlum, mağdur olanların yükselişi, daha makbuldür. Eğer illa ilk aşamada yükseliyorsan ve bu yükselişin dışarıdan izleniyorsa, bunu abartarak kutlamayacaksın. Nitekim ne zaman ki mütevazılaşmaya, duruşlarını yumuşatmaya başladılar, maçları da kazanmaya başladılar.
Fenerbahçe sağolsun, takım-ruhu’nu öylesine abartmış durumda ki, kendilerinin büyüklüğüne-özel oluşuna öylesine derinden inanmışlar ki, geniş kitlelerin olumsuz duygularını kendilerine çekmeyi bile umursamıyorlar. Hatta takımlarına karşı bu olumsuz duyguları, ‘evet, rakiplerim benim ne kadar güçlü olduğumu kutsuyorlar’ diyerek yanlış bir yorumla alıp, günlük hayattaki FB tutumlarına yansıtıyorlar. Bunlar kimi zaman minik, espri ile geçiştirilen kibircikler. Ancak bu, takım tutma meselesi, bizim ‘çocuk dünyamıza hitap eder. Çocuk dünyamızla takım tutarız, o takım için ‘biz en büyüğüz, biz kazanacağız taam mı’ diye tuttururuz. En ufak bir maç, takım konuşmasında bile çocuk dünyamız kolaylıkla harekete geçer. Eğer maçtaki sportif meseleler, tıpkı bir atletizm spor dalı ile ilgili konuşulduğu gibi konuşuluyorsa, ‘yetişkin dünyamız’dan söz edebiliriz. Konu ‘ben en iyiyim’ inadı ise, çocuk dünyamız devrededir. Bu inadın karşısına ‘hiç de bile değilsin!’ diyen yönümüz de çocuktur. İşte Fenerbahçeliler çoğunlukla, futbolla en ilgisi olmayan insanın bile inat eden çocuk dünyasını harekete geçiriyor ve ‘aman, FB kazanmasın da kim kazanırsa kazansın’ dedirtiyor. Aşırı özgüvenli halleri, takımlarına aidiyet hislerini abartmaları, sadece kendi dünyalarında bir sempatiye yol açıyor. Ve geride kalanların antipatisi, bir enerji olarak yayılıp yayılıp ve onları en güçlü oldukları bir noktada başarısızlığa uğratıveriyor.
Fenerbahçe’ye önerim, benim gibi futbolla alakasız bir insanın bile saygı duyduğu Şenol Güneş, Mustafa Denizli gibi rol modeller arasınlar. İnsan’ın en temel zaaflarından birine hitap eden ve cemiyetini kısa süreliğine gaza getiren ‘güç-iktidar’ vaatçisi işadamlarını/direktörleri değil, ‘olumlu değer yargıları’ ışığı veren bir insanları yüceltmeyi seçsin Fenerbahçe.
FB’liler, ılımlılık, onarıcılık, şefkat gibi unsurları hayata döndürmeye çalışın (en azından takımınızın kazanması-kaybetmesi ile konularda). Şefkat demişken, Beşiktaş’ın Çarşı grubunun, bir pankartla dahi olsa sosyal konulardaki duyarlılıklarının, onlara duyulan ortak sempatiyi ne kadar beslediği bile başlı başına örnektir. Günlük hayatta, mesela iş yerinde veya kahvede FB konuşmaları yapan bir kişi bile insanları ‘siz kazanmayın da…’ dedirtecek aşırı iddialı hallerinden arınmaya çalışsın. Karşı tarafa ısrarla hissettirdikleri ‘biz ve diğerleri’ algısında, o diğerleri’nin bütün halinin olumsuz duygularından bu şekilde korunabilirler.
Vebal nedir bilir misiniz? Dedelerin günahlarının bedelini torunlar ödermiş ya; Nihat Özdemir’in Çoruh nehrinde, Peri Suyu’nda, Anadolu’nun nice bereketli cennetlerinde yarattığı ağır fiziksel, sosyolojik tahribatlar bile, Fenerbahçe’nin üzerine kara bulut gibi çöker. Atalarımızın ve besinlerimizin Ana’sı olan Anadolu’yu ‘enerjici fedakâr işadamı’ kılıfı ile yasal olarak lime lime edişine bizzat tanık olduğum (Limak) Nihat Özdemir’i takımınızdan ebediyen uzaklaştırmanızı öneririm.
Duyguları asla azımsamayın. En iyi takım, en iyi futbolcular, en pahalı transferler… Para, iktidar, sıcak tatlı para, aşırının da aşırısı arabalar, mücevherler, aşırı uçlarda paralar… İktidar, kibir, uç noktalarda hakkaniyetsiz tüketim, gerçek’ten koparak suni olana tapma halleri… Üstelik tüm bunları ‘en temel hakkı’ gibi görmek… Bunlar, sadece Fenerbahçe’ye mal edilecek duygu ve davranışlar değil. 1. Lig mi oluyor, kendi denklerindeki takımların hepsi… Ve sadece takımlar da değil. Bu yanlış duygular, bu yanlış ruh, ülkemizin, hatta dünyanın dört bir yanını sarmış durumda. Kazansak da kaybediyoruz; en çok kazandığımızı sandığımız anda (aslında en çok) kaybediyoruz.
Komik bir Not: Komşum Sevinç’in 4 yaşındaki oğlu Erdem’e “Sen nerelisin?” diye sorduğumda “Fenerbahçeliyim” diyor ?. Rizeli olduğunu (en azından bu sorunun ne anlama geldiğini) bilmediği bir yaşta, tuttuğu takımla özdeşim kurmuş durumda...
Yağdanlık
Bir haftadır Başbakanın Rize’ye yapacağı ziyaretle alakalı yazıları takip ediyorum. Maşallah evlere şenlik. Mehmet Emin Toprak Bey güzel bir zamanlamayla, kamu yararı olan iki yazı kaleme aldı ve havaalanı meselesini gündeme getirdi. Diğer yazılar propaganda içerikli yazılardı.
Arkadaşlarla geçtiğimiz akşam medya üzerine sohbet yapıyorduk. Türkiye’de ki medyanın tavrını, tutumunu, değişkenliklerini vs. konuşuyorduk. Elbette ki yerel medyada sohbetimizin konuları arasındaydı.
Sohbet içerisinde gözlemlerine ve medya takibine güvendiğim bir arkadaş bir fıkra anlattı. Fıkranın, Türkiye’de ki basını ifade etmekte iktifa gücü o kadar yüksekti ki tabiri caizse cuk diye oturdu.
Basının tavrını, değişimini, savunma refleksini, taraflılığını konuşurken arkadaşımız söze girdi, “ bakın, size bir fıkra anlatayım” diyerek devam etti; “Aşçı her gün, patlıcanın bir yemeğini yapıyormuş, padişah kızmış: “Söyleyin aşçıya, şu patlıcandan vazgeçsin!” Yağdanlık hemen atılmış, patlıcanın ne kadar berbat bir sebze olduğunu söylemiş... Aradan aylar geçmiş, padişah patlıcanı özlemiş: “Söyleyin aşçıya, güzel bir patlıcan oturtma yapsın, arkasından da zeytinyağlı imambayıldı!” Yağdanlık hemen atılmış, patlıcanın faziletlerini, haysiyetini övmeye başlamış... Padişah, hayretle yüzüne bakmış: “Ulan, sen iki ay önce bu sofrada patlıcanı yerin dibine sokmadın mı?” Yağdanlık boynunu bükmüş: “Padişahım, ben patlıcanın değil, sizin yağdanlığınızım!”
Bu fıkranın muhatabı çok gazeteci ve yazar var Türkiye’de. Dün savunduğunu ertesi gün eleştiren veya eleştirdiğini savunan. Başbakan 28 Şubat soruşturmasıyla ilgili; “operasyonlar halkı rahatsız ediyor, bu dalgalarda ülke boğulur” buyurmuş. Ak Parti’yi destekleyenler bile bu sözden rahatsız olup, tepki gösterdi. Ama bazı yağdanlıklar, durumdan vazife çıkararak ertesi günkü köşelerinden Başbakan şunu, bunu demek istedi diyerek konuyu düzeltmeye çalıştılar. Eeee yağdanlığın görevi ne?
Konu yerel basına geldi. Yerel basını sohbetimizde masaya yatırdık. Eksilerini artılarını, yapılması gerekenleri, yapılamayanları vs. Konu Başbakan’ın ziyareti evveli kaleme alınan yazılara geldi. Yazıları bir yazar gözüyle değerlendirdik. Eleştirdiğimiz yazılarda oldu, taktir ettiğimiz yazılarda.
Bu kez diğer arkadaş söze girdi, bir fıkrada ben anlatayım dedi. Fıkra yağdanlıkla alakalı deyince aramızda gülüştük. Ve arkadaşımız devam etti, “Ülkenin başbakanı kayıkla gezmeyi severmiş, o kürek çekerken, yağdanlıkları arkadaki sandaldan onu takip ederlermiş. Bir gün başbakan kürek çekerken, kayık birden karaya oturmuş. Yağdanlıklar telaş içinde
-Ne oldu efendim? Diye sorunca,
-Başbakan gülmüş.
-Ne olacak oturduk!
-Yağdanlıklar bir ağızdan karşılık vermişler:
-Güle güle oturun efendim, güle güle oturun!
Bu ülkede kaleminden Başbakan Erdoğan’ın ifadesiyle “pislik akanda var” yağ damlayanda.
Başbakan’ın annesinin vefatından sonra kaleme aldığı yazıda, “Birkaç gün önce savaş tezkeresini TBMM Genel Kurulu’ndan geçirerek yasalaştıran Başbakan Erdoğan dün annesini yitirdi. Bu gün annesini toprağa verecek. Öncelikle Başbakana ve ailesine başsağlığı diliyorum. Bu vesile ile Başbakan Erdoğan’ın çatışmalarda ölen çocuklarını toprağa veren anne ve babaları düşünmesini, bir kez daha savaş politikalarını gözden geçirmesini tavsiye ediyoruz…” ifadelerini kullanarak anne acısı üzerinden gazetecilik tabiriyle çakmayı, kalemden akan pislik olarak değerlendirdiğimiz gibi, bir yazarımızın Başbakan gelmeden evvel Ovit tüneliyle ilgili kaleme aldığı yazıda ki “İşte bu Rizeli çalışan, cesur, halkın Başbakanı Erdoğan bir asırdır hep konuşulan, yazılan, çizilen, tartışılan, her seçim öncesi siyasiler partiler tarafından malzeme yapılan Ovit dağı tüneli için “Ya yapılacaktır, Ya yapılacaktır” diyerek sözünün eri olduğunu bir kez daha göstermiştir” cümlesini ve benzerlerini de yağcılık, yağdanlık çerçevesinde değerlendiriyoruz.
Niyeti iyi olmayanın kaleminden pislik akar, rengi net olmayanın ise yağ.
Hayırlı traşlar!
Mehmet YAZICI
AK Parti’nin başına ilk kez geliyor böyle bir olay…
Öyle birini il başkanı yapmak istiyorlar ki…
Tam da getirmek isteyenlere yakışır gibi yani…
Osman Çetinkaya’nın…
Son yapılan yerel seçimlerde…
AK Parti’ye oy bile vermediği ortaya çıktı…
Düşünün işte! Ben de vermedim Çetinkaya da…
Tam Aziz Nesinlik olay gibi…
Ben de oy vermedim ya! Aramızda bir fark yok yani…
***
Diyeceksiniz ki… “Gizli oy açık tasnif,
sen nereden bileceksin oy vermediğini”
Nereden bileyim…
Kendileri AK Partiye oy vermediklerini saklamıyor ki…
Hatta… Neden AK Partiye oy vermediklerini de…
Cümle aleme ballandıra ballandıra anlatıyorlar…
He valla… Bu konuda yüzlerce de şahit var…
***
AK Partili olup da AK Partiye oy vermeyen bir il başkanı…
Sevdim ben bu işi… Yakışır mı yakışır vallahi!
Keşke bütün AK partililer böyle olsa ya!
***
Durun hele…
Yerel seçimlerde AK Partiye oy vermeyen…
Sadece Osman Çetinkaya da değil ki…
Bir tek kendisi olsa… Ne ala…
Çevresindekilere de oy verdirmemiş…
Kimlere oy verdirmedikleri de belli…
Bütün aile… Hep birlikte.. Böyle bir karar almış…
Hatta kapı kapı dolaşıp kulis de yapmışlar…
Süleyman Kaldırım, içeriden vurulmuş yani…
Yoksa, MHP’li Necattin Demirtaş, İlkadım’da Belediye Başkanlığını…
Nasıl kazandı sandınız?
***
Osman Çetinkaya ve çevresi, Başkan Kaldırım’a kızmış…
Seçimden önce ailece toplanıp köye gitmişler…
Sürmene’ye… Beştepe Köyüne…
Güya bu nedenle de oy vermemişler…
Sebep ne peki! Anlatayım…
Süleyman Kaldırım, Osman Çetinkaya’ya ne yaptı?
Ne yaptı da o tarihte AK Parti Canik İlçesinde…
AK Parti Yönetim Kurulu Üyesi olan Osman Çetinkaya…
“AK Parti, İlkadım’da seçim kazanamasın” diye…
Kendi partisine karşı, bu kadar hırslı çalıştı?
Oyları nasıl Demirtaş’a yönlendirdi?
***
Çünkü, Osman Çetinkaya’lara ait…
Samsun Anadolu Lisesinin karsındaki köşede…
Bilmem kaç katlı bir bina vardı…
Halen de var… Allah daha çok versin… Gözümüz yok…
Bu binanın altında bulunan dükkanları…
BİM Mağazaları kiralamak ister…
Ancak bazı yasal sakıncalar vardır…
Süleyman Kaldırım da Belediye Başkanıdır…
Ancak kitabına uygun olmayınca… Buraya ruhsat vermez…
Osman Çetinkaya ne kadar uğraştıysa…
Dürüsttür, Süleyman Kaldırım… Hile hurda bilmez…
İnat da değildir ama olmazı nasıl olur yapsın…
Bunun üzerine Kaldırım’a…
“Sen seçimde görürsün” dendi mi bilinmez…
Ama bilinen o ki…
Kaldırım, uygunsuz binaya ruhsat vermedi…
Bunun için BİM, Çetinkaya’nın binasının altında mağaza açamadı…
AK Parti İl Başkanı adayı Osman Çetinkaya da…
Elinden geleni ardına koymadı...
Ve en garanti görünen yerde, İlkadım İlçesinde…
Süleyman Kaldırım ve AK Parti seçimi kaybetti…
***
Ama işte… Allahın adaleti…
Sen, AK Partili olduğun halde, AKP’ye oy verme…
Ama Genel Merkez, tutsun seni, tavsiye etsin “İl Başkanı” diye…
AK Partinin yönetimde olup da… İl Başkanlığı yapıp da…
AK Partiye oy vermeyen başka biri var mıdır acaba? Bilmem…
***
Haaa… Unutmadan…
Başkan Süleyman Kaldırım’ın yasalara uymadığı için…
İzin vermediği BİM mağazası…
İlkadım Belediye Başkanlığını kazanan,
Necattin Demirtaş tarafından…
Verilen izinle…
Seçimden hemen sonra hizmete açılmıştır…
Haberiniz olsun istedim…
Hayırlı alışverişler dilerim!
***
Yangın Var!
Gidilen her yolun özünde aşk vardır aslında. Her yolculuğumuzu aşk için yapmaz mıyız? Tüm sevgilerin toplamıdır aşk. Yaşantılarımızın bütünsel gerçeğidir. Canlı her varlığa dair olandır. Hani insan bir film izler, bir kitap okur ya da bir oyun izler sonra onun etkisi içinize doğru yolculuklar yaptırır ya, işte öyle bir film vizyona girdi bu günlerde. Adı “Yangın Var”. Ateşinin su örneği hayat verdiği, etkileyici bir yol filmi
Gidilen her yolun özünde aşk vardır aslında. Her yolculuğumuzu aşk için yapmaz mıyız? Tüm sevgilerin toplamıdır aşk. Yaşantılarımızın bütünsel gerçeğidir. Canlı her varlığa dair olandır. Hani insan bir film izler, bir kitap okur ya da bir oyun izler sonra onun etkisi içinize doğru yolculuklar yaptırır ya, işte öyle bir film vizyona girdi bu günlerde. Adı “Yangın Var”. Ateşinin su örneği hayat verdiği, etkileyici bir yol filmi. Trabzon- Diyarbakır hattında gerçekleşen gerçek bir yangın hayır yangınların hikayesini anlatıyor. Dil yangını, ırk yangını, yıllardır süregelen olağanüstü hallerin yangınları... Ve gönül yangını; “Çıkılan yolun sonu, gerçek yolun başlangıcı olanı”
Bütün önyargısal bakış açılarını alt üst edebilecek kadar güçlü bir film. “Öteki “ denilene aslında bir yanılsama yaşatıldığını, kendini öteki görenin de aydınlanmasını sağlayacak kadar samimi bir anlatım.
‘Yangın Var’ unutulmaz bir Türk Film klasiği olan ‘Selvi Boylum Al Yazmalım’ a göndermelerle harmanlanmış. İnce ince işlenmiş, her repliği her sahnesi sevgi, birlik, bütünlük heyecanını yansıtıyor hüzünle… Ve kahkahalarla perçinliyor sıcacık doğallıklarla sarmalarken. Kendin olabilirsen aşkı yaşayıp yaşatabileceğini anlatıyor.
Selvi Boylum Al Yazmalım’da; yol’a sevdiğinin peşine düşerek çıkan Asya, aşık olduğu adamı terk eder, aldatılmanın verdiği hüsranla. Sevdiği adama yeterince emek verdiğini düşünüyordur giderken üstelik... Terk edilen adam süründükçe fark eder gerçek aşkı. Dibine kadar acı çekmeden aşk olmazmış gibi… Sonra aşk emeklerle yoğrulmuş eylem oluverir. Ya da sanılır. Sanki “Yangın Var” önümüze aşkın son halini sunmuş. Yakışıklı jön Kadir İnanır yerine, sempatik Trabzonlu Koşman’ı almış. Dünyalar güzeli Türkan Sultan’ın güvensizliğinin yerini de eğitimli, özgüvenli Diyarbakır’lı Asya… Romantik komedi türündeki bu filmde emek de var, sevgi de, eylem de, gerçekleri görünür kılıp önyargıları tersyüz edip herkesin bir olduğunu fark ettirmek de. Umut var; ülke insanı olarak hepimizin yangınına su serpebilecek türden. Ve hiç komiklik yapmadan gülmece dolu sahneler var.
Ahmet Kaya’da var, beyazlı mavi misyonuyla. Unutulmaz şarkılarından “Acılara tutunmak” ile ortak oluyor aşk’a. Filmin diğer müzikleri de bir başka hoşlukta.
Filmin senaryosunu Murat Batgi ile Koray Çalışkan yazmışlar. Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’nin, Trabzon’un “Çayırbağı Beldesi Belediyesi”ne, talep üzerine hediye olarak verdiği bir itfaiye aracı sonrası yaşanan bazı gelişmelerden etkilenerek kaleme alınmış. Bir üçüncü sayfa haberi olarak gündeme gelmesinden sonra, artık sinema haberi olarak boyut değiştiriyor olması sevindirici. Sanatın iyileştiren dönüştürücü etkisi üçüncü sayfa haberlerine de taşınabilse ne iyi olur.
Film, tüm insanca bağlantıları, köprüleri kurarak zekice kurgulanmış. Güneydoğu, Doğu Anadolu, Karadeniz’in muhteşem doğa görüntüleriyle bezenmiş. Filmin yönetmenliğini Murat Saraçoğlu yapmış. Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Eurimages Avrupa Sinema Fonu desteğini almış olan filmde, Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir rolünde Yavuz Bingöl, Çayırbağı Belediye Başkanı Hilmi Köroğlu rolünde ise Gaffur Uzuner’i izliyoruz. Başrollerde Osman Sonat, Nesrin Cavadzade var. Şerif Sezer, Erkan Can, Settar Tanrıöğen, Metin Yıldız, Diyarbakır Şehir Tiyatrosu’nun başarılı oyuncularından Hakan Karsak ve Ümit Görgün, Eyüp Kan gibi adlarını buraya yazamadığım daha 100 oyuncu, 1000’in üzerinde figüran ve 80 kişilik bir yapım ekibi çalışmış. Oyunculuklarıyla, müziğiyle, kurgusuyla bütün olarak başarılı bir ekip çalışmasının ürünü bu film. Her detayında öyküler sunarak yol’u hatırlatan bu filmde emeği geçen herkesi ayrı ayrı kutlamalı.
Diyarbakır, Trabzon belediyeleri arasında geçen olay sonrası bazı traji komik durumların yaşanmasından ötürü filmin ortaya çıkması hem bir yaratıcılık örneğidir hem de bir rastlantı değildir. Türkiye halkınca kesinlikle izlenmeli ve böylece de hem gülüp hem ağlanmalı şu halimize.
BİZ BU DEĞİLDİK!
Ülkemizde bir patlama davranışı yaşanıyor,
Öyle şeyler oluyor ve biz bunlara öyle alıştık ki "neler oluyor" bile diyemiyoruz. Şaşkınlıktan dilimizi yutacak gibi oluyoruz, ağzımız açık kalıyor bir süre, ağzımızı kapatınca ise unutuyoruz hepsini.Anne ve Babasını öldürecek kadar kendini kaybetmiş evlatlar , komşusunu gözünü kırpmadan öldürebilenler, En küçük tartışmaların cinayetle sonuçlandığı kavgalara dönüşmesi, Olanlar hep bireysel gözüküyor, bir çocuk başka bir çocuğun boğazını kesip gitar kutusuna koyarak çöpe atıyor. birisi "zili çalıp kaçıyor" diye bir çocuğun boğazını kesiyor. Bir kadın komşusunun çocuklarını alıp, parçalayıp sobada yakıyor. Bir başka kadın kardeşinin çocuğunu (öz yeğenini) parçalayıp halıya sararak sokağa atıyor. İlköğretim okullarında bile gün geçmiyor ki kız ve erkek çocuklarının birbirlerine alabildiğine şiddet uyguladığı kavgalar yaşanmıyor olmasın.
Alacaklı verecekli kavgaları, cinayetler, bıçaklanmalar, hırsızlıklar, tüm bu huzursuzluğun kaynağı ne?
Kızmak, üzülmek, yazmak, söylemek...hiç biri çare değil.
Yaşanan bu olaylar ne ülkemİze ne de insanımıza yakışmıyor.
Bu son olsun demek yetmiyor, son olması için gereken hassasiyeti göstermek ve ciddi çözümler üretmek gerekir ..
"misafirperverliği" ile ünlü olan ülkemize gelen bir yabancı tecavüzden sonra öldürülüp bir kenara atılıyor.
bunlar sonbir iki yılda olanların belki binde biri bile değil. meşhur "kadın programları"nda anlatılan şeyler zaten trajikomik.
insanlar, insanlığından nasıl çıkar bu kadar? cinnet diyerek geçiştirmek mümkün mü?
"sebepsiz" olarak adlandırılabilecek saçmalıkları yapanların aslında bir sebepleri var. "misafirperver", "sıcak", "merhametli", "anlayışlı" diye karakterler atfedilen millet bunları bir günde kaybetmedi ya”.
Son 20 yılda takım sporlarında ufak başarılar elde ediyoruz, ama bireysel sporlarda nerdeyse esamemiz okunmuyor.
Büyüklerimize saygı göstermiyoruz, bir şekilde zengin olabilenler çocuklarını daha iyi yetiştirebilme şansına sahipken, zenginler bile çocuklarını "bataklık"tan koruyamıyor.
toplumsal bir cinnet bizim yaşadığımız, ve iki hap atarak düzelecek bir şey değil.
Cinayetlere, kötü sözlere, yolsuzluklara ve daha nice kötülüğe alışır olduk..sapkınlıklar sıradanlaşmaya başlar oldu.
Tarihimiz haykırıyor siz bu değildiniz.
Ya kimdik?
Faziletliydik: Kimsenin malına mülküne göz dikmezdik, kimsenin namusuna yan bakmazdık, hırsızlık nedir bilmezdik, kimseyi küçümsemezdik.
Dürüsttük: Bir zamanlar Londra Ticaret Odasının duvarında “Türklerle alışveriş yap yanılmazsın” levhası asılıydı.
Bir zamanlar Hollanda Ticaret Odasının toplantılarında oylar eşit çıkınca Osmanlılarla alış veriş yapan Tüccarların oyu iki sayılır onun dediği olurdu.
Temizdik: Yere bile tükürmezdik, Çevreciydik: kurak günlerde ücretle adamlar tutarak sokaktaki ağaçları sulatırdık, Hırsızlık nedir bilmezdik: Evlerin ve Dükkanların kapıları umumi ahlaka itimaden açık bırakılırdı, Naziktik,
Cihana örnektik: Türkiye seyahatnamesiyle meşhur DuLori’un 1650’lerde: Hiç şüphesiz ki, ahlak bakımından Türk siyasetiyle medeni hayatı bütün cihana ÖRNEK OLABİLECEK VAZİYETTEDİR der.
Hayırseverdik: Comte de Marsigli şöyle der: “Yazın İstanbul’dan Sofya’ya giderken dağlardan anayol üzerine inmiş köylülerin yolculara bedava ayran dağıttıklarına şahit oldum”.
İyiliklerimiz sadece insanla haslet olmayıp Hayvan ve bitkilere de sirayet ederdi.
Bir düşünelim geçmişimize Atalarımıza layıkmıyız?
Geldiğimiz nokta asıl kimliğimize ihanet ediyor.
BAYRAM ALİ KAVALCI
ANA-BABAYA HİZMET
İmandan sonra birinci vazifemiz ana-babanın kalbini kırmamaktır. Anne, baba kötü olmaz fakat istisna olanlar olsa da, anne, baba ne kadar kötü olsalar da, yine her şeyin üstünde hakları vardır. Onların kalbini kıranın ibadeti kabul olmaz. Müslüman doğmamıza ve Müslüman yetişmemize sebep olan ana-babamızın kalbini kırarsak Cennete girmemiz düşünülebilir mi? Müslüman ana-babamız, bizden razı olmadıkça, Allah-ü telalanın sevdiği kulu olmamız çok zordur. İyilik ederek rızalarını almaya çalışmalıdır!
Allahü teâlâ ana-babaya iyilik edin buyuruyor. (Nisa 36, Enam 151, Ankebut 8)
Hadis-i şeriflerde de buyruldu ki:
(Ana-babasına hizmet edenin ömrü bereketli ve uzun olur. Onlara karşı gelenin, asi olanın ömrü bereketsiz ve kısa olur.) [Ey Oğul İlm.]
(Ana-babası, yanında ihtiyarladığı halde, [onların rızalarını alamayıp] Cenneti kazanamayanın burnu sürtülsün.) [Tirmizi]
(Cihad, fisebilillah [Allah yolunda] sadece kılıç sallamak değildir. Ana-babaya veya evlada bakmak da cihattır. Ele muhtaç olmamak için çalışmak da cihattır.) [Deylemi]
Ana babanın yüzüne sert bakmamalı, şefkatle ve sevgi ile bakmalı! Hadis-i şeriflerde buyruldu ki:
(Ana-babanın yüzüne şefkatle bakana, kabul olmuş bir hac sevabı yazılır.) [İ.Rafii]
(Huzurunda alıcı ile satıcı arasındaki köle gibi durmayan kimse babasının hakkını ödeyemez.) [İ.Gazali]
Evladın, ana-babasına, sevgi ile bakışı için, kabul edilmiş bir hac sevabı verileceği bildirilince, oradakiler, (Günde bin defa bakarsa da böyle sevaba kavuşur mu?) dediklerinde, Peygamber efendimiz, (Günde yüz bin defa baksa da) buyurdu. (Şir’a)
Evliyanın büyüklerinden birisi, nafile hacca gitmek üzere yola çıktı. Bir ara Bağdat’a uğradı. Orada Ebu Hâzım-ı Mekki hazretlerini ziyarete gitti. O anda uyuyordu. Biraz bekledi. Uyandı ve o zata dedi ki:
- Şimdi Resulullah efendimizi rüyada gördüm. Bana, senin hakkında, (Annesinin hakkını gözetsin, bu, hac etmekten daha iyidir) haberini ulaştırmamı emretti. Bunun üzerine o zat geri döndü ve bütün hayatı boyunca annesine hizmet edip duasına kavuştu.
Buhari’deki hadis-i şerifte özetle deniyor ki:
Eski ümmetlerden üç kişi yolculuğa çıkarlar. Geceyi geçirmek üzere bir mağaraya girince dağdan bir kaya parçası yuvarlanarak mağaranın ağzını kapatır. “Bizi bu kayadan ancak iyi amellerimizi dile getirerek Allah-ü telalaya yapacağımız dua kurtarabilir” derler.
İçlerinden biri şöyle dedi:
Anam-babam çok yaşlı idi. Onları doyurmadan çoluk çocuğumu ve hayvanlarımı doyurmazdım. Bir gün, odun toplamak için uzaklara gitmiştim. Geç vakte kadar da dönemedim. Akşam içecekleri sütü, getirdiğimde anamla babam uyumuşlar. Onlara sütlerini içirmeden önce çoluk çocuğumun ve hayvanlarımın karınlarını doyurmazdım. Çocuklar da, yanımda ağlıyorlardı. Çanak elimde tanyeri ağarıncaya kadar onların uyanmalarını bekledim. Anamla babam uyanıp sütlerini içtiler. (Ya Rabbi bunu senin rızan için yapmışsam buradan bizi kurtar)
Kaya biraz açıldı. Fakat çıkmak mümkün değildi.
İkincisi, her türlü imkan varken çok sevdiği amcasının kızı ile zina etmediği ve kıza verdiği 120 dinar altını almadığı olayı hatırlayıp, (Ya Rabbi, bunları senin rızan için yapmışsam bizi buradan kurtar) dedi. Kaya biraz daha açıldı. Ancak yer çıkabilecekleri kadar değildi.
Üçüncüsü şöyle dedi:
Çalıştırdığım işçilerden biri ücretini almadan gitmişti. Ben de onun ücretini ürettim. Bundan birçok mal meydana geldi. Bir müddet sonra bana gelip ücretini istedi. (Şu gördüğün develer, sığırlar, koyunların hepsi senin ücretinden üremiştir, al götür) dedim. O da (benimle alay etmiyorsun ya) dedi. Ben de (hayır, alay etmiyorum, doğrusu bu) deyince, malların hepsini alarak götürdü. Bana hiçbir şey bırakmadı. (Ya Rabbi bunu senin rızan için yapmışsam, içinde bulunduğumuz şu beladan bizi kurtar.)
Bunun üzerine kaya tamamen açıldı. Onlar da mağaradan çıktı. (Buhari)
Ana baba çağırınca;
Ana babanın Salih veya fâsık olmasının da önemi vardır. Evladını İslam terbiyesi üzerine yetiştirmeyen ana babanın, evladı üzerinde ana babalık hakkı yoktur. Bakıp büyüttükleri için, başka hakları vardır. Ana babanın veya başkalarının dine aykırı emirlerine itaat edilmez.
Ana baba çağırdığı zaman, önemli bir işle uğraşılsa da, hemen onu terk edip, derhal ana babanın emrine koşmak gerekir. Allah-ü telâ buyuruyor ki:
(Ya Musa, benim indimde çok ağır ve büyük bir günah vardır ki o da, ana baba evladını çağırınca, emrine uymamasıdır.) [İslam Ahlakı]
Ana baba çağırınca farz namazı bozmak caiz olursa da, ihtiyaç yoksa bozmamalı. Nafile ve sünnet namazlar bozulur. Bunlar imdat isterse farzları da bozmak gerekir. Namaz kıldığını bilerek çağırıyorlarsa nafileyi de bozmayabilir, bilmeyerek çağırdılarsa bozmak gerekir.
İkisi aynı anda çağırırsa, anneyi tercih etmek gerekir. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:
(Anne ve baba aynı anda çağırınca, önce annenin çağrısına uy!) (Deylemi) Kaynak:Saadeti Ebediye
Her iki tarafı da kutluyoruz; nihayet başardılar!
Sendikal hareket içindeki gelişmeleri yakından izleyenler, doğrusu; “Acaba bu yıl 1 Mayıs vesilesiyle nasıl bir bölünme yaratılır?” diye merak ediyorlardı!
Öyle ya; işçilerin ve kamu emekçilerin önünde, tüm sınıf güçlerinin, aralarındaki ayrıkları bir yana bırakarak, sermaye ve hükümetlerine karşı tam bir birlik içinde olmalarını zorunlu kılan bir dönem var. Ve böyle bir dönemin başında sendikaların birlik içinde olduklarını gösteren bir 1 Mayıs kutlamaları elbette “beklenemezdi”, olmazdı! Çünkü böyle bir şey bu sendikal konfederasyonların “tarihlerini inkar” etmeleri olurdu!
ÇOK ZOR BİR MÜCADELE DÖNEMİNE GİRİLİYOR
Sorunun “ironik” yanı bir tarafa, işçilerin ve kamu emekçilerini önünde çok zorlu mücadele günleri var.
İşte bunların bazıları:
1) Kamu emekçilerinin toplusözleşme görüşmeleri mayıs başında başlıyor ve mayıs sonuna kadar sendikalarla hükmet bir uzlaşmaya varamazsa, sözleşmeyi çoğunluk üyesini hükümetin atadığı Yüksek Hakem Kurulu bağıtlayacak. Siz şartları beğenmeseniz de yasa çıkmış, iki buçuk milyon kamu emekçisi ve onların aileleri bu toplusözleşmeden istediklerine yakın bir sonuç elde edebilmeleri için sendikalarından, konfederasyonlarından birlik ve beraberlik içinde hükümetin karşınsa çıkıp, taleplerin elerindeki her imkanla savunmasını bekliyorlar.
2) Yine bu mayıs başında işçi sendikaları için hayati bir sözleşme süreci başlıyor. Metal işkolunda örgütlü Türk Metal, Çelik-İş ve Birleşik Metal-İş sendikaları 150 bini aşkın metal işçisi için MESS’le görüşmelere hazırlanıyor. Metal işçileri, bu sözleşmeden başarıyla çıkılması için her üç sendikanın da birbiriyle dalaşmayı bırakarak, MESS patronları karşısında tam bir birilik ve dayanışma içinde olmalarını, vaat ettikleri gibi, geçmiş yıllardaki kayıplarında telafi edecek bir sözleşmeyi gerçekleştirmelerini bekliyor. Bunun şartı da sendikaların aralarındaki rekabet son vererek, MESS karşısına birik ve bütünlük içinde çıkmaları. Buna diğer iş kollarında bir yıldan fazladır süren toplusözleşme görüşmelerini de ekleyebiliriz.
3) Sadece toplusözleşmeler de değil; Mecliste her an genel kurulun gündemine getirilip, birkaç günde AKP’nin oy çokluğu ile çıkarma planları yapılan sendikalarla ilgili yasa tasarısı var. Ve hükmet, bu yasa üstünde her gün yenide oynayarak, onu daha çıkarmadan bir Demokles Kılıcına döndürmüş durumda. Ve yasanın Meclisten az çok işçilerin istediği gibi çıkması tamamen işçi sendikaları ve konfederasyonlarının yekvücut davranmasına bağlı.
4) Yine Mecliste, “Özel İstihdam Büroları Yasa Taslağı” bekliyor ki, patronlar ve hükümetleri bu yasayla birlikte, bir yandan esnek çalışmayı en uç noktalara götürmeyi öte yandan da kıdem tazminatının kaldırılması (ya da fona bağlanması) girişimlerini yasal bir düzenlemeye kavuşturmayı bekliyorlar.
TAM DA BİRİLİK VE MÜCADELE ZAMANI
Ve böyle önemli bir sürecin başında 1 Mayıs, yani İşçi Sınıfının Uluslararası Birik Dayanışma ve Mücadele Günü var.
İşçi sınıfın bugüne atfettiği ve 120 yılı aşkın bir zamandan beri gelenekselleştirdiği ise, 1 Mayıs’ın tüm sendikalar tarafından ortak kutlanması; sermaye güçlerine sınıfın taleplerini savunmada kararlılığının gösterilmesi, bu vesileyle sağlanan birlik duygusunun bilince dönüştürülmesi için sınıf dayanışmasının ve sendikaların arasındaki birliğin öne çıkarılmasıdır.
BU BÖLÜNME KABUL EDİLEMEZDİR
“Peki, 2012 1 Mayısına giderken Türkiye’de durum nedir?”
Zaten her bakımdan sıkıntı içindeki sendikalar, altı en büyük konfederasyon kendi aralarında bölünüyorlar; bir-ikisi Ankara’da 1 Mayıs’ı kutlayacağını ilan ediyor, biri-ikisi İzmir’i seçiyor, diğer ikisi İstanbul’u “merkez” ilan ediyor ve hemen hepsi de diğer kentlerde tüm emek örgütleri birlikte kutlasın (dün gazetemizde haberin ayrıntıları vardı) diye lütfediyorlar!
Görünüşe göre Ankara’da ve İzmir’de iki ayrı 1 Mayıs kutlaması olacak görünüyor.
Yapılan açıklamalara bakılırsa, ortak bildiride “4+4+4”, “ana dilde eğitim hakkı”, “Suriye konusunda hükümet politikasına aykırı tutum savunulması” olması istendiği için Türk-İş, Hak-İş, Kamu-Sen ve Memur-Sen’in ortak kutlamadan çekildiği belirtiliyor(*). Ki, böyle bir bildiriyi hazırlamak ve bunda ısrar etmek demek, zaten “ortak kutlama olmasın!” demektir. Ki, bu konfederasyonlar, 1 Mayısa; tabanları karşısında kutlamamayı savunamaz duruma geldikleri için 1 Mayısa kerhen katılıyorlardı. Şimdi bu konfederasyonlar bu “şartları” bir fırsat olarak kullanıp, 1 Mayısı da bölmeyi başarmışlardır.
BU BÖLÜNME KİMİN İŞİNE YARAR?
Onları kabul etmeyeceğini bile bile böyle “şartlar” koşanlar da zaten eskiden de Türk-İş, Hak-İş, Memur-Sen ve Kamu-Sen‘le 1 Mayıs kutlamayı istemeyenler, 1 Mayısı solcuların bayramı gören zihniyette oldukları için onların da başarısıdır bu bölünme.
Peki, bu tabloya en çok kim sevinmiştir?
Hükmet, TÜSİAD, MÜSİAD, MESS, işçi sınıfı ve emek mücadelesini kendi gelecekleri için tehdit gören gerici güçler, 1 Mayısın adına layık biçimde işçilerin birleşme, mücadele ve dayanışma duysunu güçlenmesi amacıyla kutlanmasını istemeyen, işçi ve emek mücadelesin parçalanmış ve zaafa uğramasından fayda umanlar sevinir.
Bu bölünmeye sevinenler tablosu bile bölünemeye neden olanların ve bölenlerin kimin yanına sürüklendiğini gösterir.
Dolayısıyla yıllardır ortak 1 Mayısları kerhen kutlayan ve her fırsatta emek güçlerini bölmek, 1 Mayısı bölme günü olarak kutlamak için uğraşan sendikacılarımızı başarılarından dolayı kutluyoruz.
Uzun çabalar sonucu ulaşılan ortak kutlama anlayışını bir gelenek olarak yerleşmeye başlamasını akamete uğratarak, bu yıl amaçlarına ulaşmışlardır!
BUGÜN YAPILMASI GEREKEN?
Ancak 1 Mayısa bir haftadan fazla zaman vardır. Ve Ankara’da ve İstanbul’da sendika şubeleri üstünden mitinglerin birleştirilmesi için girişimleri sürdürülürken, tüm ülke çapında, kutlanabilecek her yerde 1 Mayısın adına layık biçimde kutlanması son derece önemlidir.
Bu bölünmenin işçi-emekçi tabanında teşhir edilerek konfederasyon ve sendika yöneticilerinin baskılanmasının sürdürmesi elbette etkili olabilir.
Ortay çıkan bu bölünmüşlük tablosunu, sendikalar arası rekabetin öne çıkarılması hiçbir vicdanlı emekçi, az çok sınıf kaygısı taşıyan hiçbir sendikacı kabul etmeyecektir. Bu yüzdende 1 Mayıs değerlerinin öne çıkarılması işçi ve emekçilerin bugünkü en sıcak taleplerin savunulmasında birlik ve mücadelenin ve 1 Mayısı böyle kutlamanın önemi açıktır.
2012 1 Mayısında geleneksel anlamı ve devrimci ruhuna tamamen aykırı olan bölünmüşlüğü kimse savunamaz.
(*) Elbette böyle demokrasi taleplerinin 1 Mayısta, “resmen” de ilan edilmesi elbette iyi olurdu. Ancak bunları bir bölünmenin vesilesi yapmak anlaşılır değildir. Eğer bu talepler “bölünsün” diye önerilmiş değilse, bunların 1 Mayısa katılacak sendikaları böleceği besbellidir ve öyle olmuştur. Ve bugüne kadar da bu talepler belki 1 Mayısın ortak bildirilerinde değil ama alanlarda birer bire sendikaların ve konfederasyonların açıklamalarında yer almıştır. Bu sefer de böyle olabilirdi. Burada kendilerine “sol” diyen sendikacılar bunu görüp, hükümete başka mesajlar göndermek isteyenlere bu fırsatı vermemeleri gerekirdi. Ama ne yazı ki tersi olmuş, bölünmeyi kışkırtmışlar, üstelik de diğer konfederasyonlara, bölünmede kendilerini sorumluluktan kurtaracak koz da vermişlerdir.
“BÜTÜNŞEHİR” İLE PARÇALANMASI BEKLENEN ÜLKE!
Kılıçdaroğlu, Anayasa Uzlaşma Komisyonu’nun CHP’li üyelerinden; yeni Anayasa yapılırken “Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı”nın ruhunun yeni anayasaya yansıtılmasını ve “Türkiye vatandaşlığı” tanımı üzerinde uzlaşma sağlanması için çaba sarf etmelerini istemiş. AKP’nin ise derdi çok daha başka: Onlar 10 yıl içinde yaptıkları pek çok icraat ile defalarca Anayasa ihlalleri yaptılar. İşledikleri suçların hepsi de Yüce Divan’lık. İlgili yasalar ve Anayasa değiştirilmeden, kazara bir iktidar değişmiş olsa, sittin sene Silivri’den çıkamazlar. Bu nedenle, işledikleri suçları, suç olmaktan çıkartan yasalar ve Anayasa değişikliği yapmak ihtiyacı duyuyorlar. Bu arada, iktidarlarını sürekli kılacak, yeni bir rejimi de ancak bu şekilde garanti altına alabilecekler! CHP çaresizlik içinde, kendine verilen rolü oynamaya çalışıyor. Anayasa’dan “Türk” sözcüğünü çıkarmak işi bile onların üzerinde kalmış!.. MHP yetkilileri ise, çok konuşmuyorlar ama Anayasa Uzlaşma Komisyonu’ndan onlar da kalkmayacaklar. Bu kararlılıklarını ısrarla ifade ediyorlar. Demek ki, onlara da aynı rolün bir parçasının verildiği belli oluyor. Anlaşılan muhalefet olarak varlıklarını ancak bu şekilde sürdürebilecekler! İktidar, işlediği suçlarını suç olmaktan çıkartacak, muhalefet varlığını koruyacak. Koyun ve kasap kıssası misali. Biri can, diğeri et derdinde!..
Yabancılara mülk satışını düzenleyen yasada, “karşılıklılık” (mütekabiliyet) şartı kaldırılmış. Yani Türkiye’den dilediği kadar mülk satın alan bir yabancının ülkesinde, Türkler mülk satın alamayacaklar! Bu kesin. Çıkartılan yasanın 36. Maddesinde; toprak satışının sınırı da neredeyse kaldırılmış. Taşınmazların toplamı, özel mülkiyete konu alanlar için ilçe yüzölçümünün yüzde 10'unu, ülke genelinde de kişi başına 30 hektarı geçemeyecekmiş. Ama Bakanlar Kurulu, 30 hektarı 2 katına çıkarabilecek.(1) Türkiye toprakları üzerinde ikinci bir İsrail devletinin kurulması için üst yapı da hazırlanmış!.. Nedense, bu yeni devlete Kürdistan demeye dilim varmıyor. O kadarını da siz anlayın işte! Suriye sınırındaki mayınları temizleme karşılığında, 49 yıllığına İsrail’e verilmesi düşünülen toprakları, artık Yahudiler para ile satın alabilecekler!.. Gözümüz aydın!..
İçişleri Bakanlığı, 24 Nisan’da hazırladığı bir genelge ile yeni büyükşehir olacak 13 ilin yanı sıra, İstanbul ve Kocaeli dışındaki büyükşehirlerin belde belediyeleri ve 28 kentin köy muhtarlıklarının tüm yetkilerini valiliklere devretmiş.(2) Büyükşehirden “bütünşehir”e,(3) doludizgin gidiyoruz. Oradan da “özerk yönetime” (veya eyalete) doğru giden yol hazırlanmış gibi… Başkanlık sisteminin en önemli koşulu, eyalet sistemi olduğu göz önünde tutulduğunda, AKP’nin Oslo’da eline tutuşturulan yol haritasının, ülkeyi nerelere doğru götüreceği daha net olarak görülüyor şimdi!.. Bu işin “Yerel Yönetimlere Özerklik Şartı” gibi en ağır yanını savunmak yine CHP’ye düşmüş!.. Yarından tezi yok “Başkanlık Sistemi”ni tartışmaya başlıyoruz!..
Zaten BDP Milletvekili Gülten Kışanak da Washington dönüşü Radikal gazetesine verdiği demeçte: “ABD’den rol istedik” dememiş miydi? Hanımefendi PKK’nin sivil kanadının konumunu belli etmiştir… BDP Lideri Demirtaş ise: “Başkanlık sisteminden önce demokratik özerkliği tartışalım” (4) diyerek, bütün yanlış anlaşılmaların önüne geçmiştir!..
Rotamız belli oldu: Hedefine “tam bağımsızlığı” koymuş“Özerk Kürdistan”a doğru!..
***
AKP 10 yıldır iktidarda! 10 yılda, sadece bir defa 7 milyon çocuğa süt dağıtmışlar. İktidarın sütü bozuk çıkmış. Hastalanıp hastaneye kaldırılan yüzlerce çocuk varmış. Bu olaydan sonra çocuklar, evde de süt içmeye korkuyorlar!… Hükümet, çocuklara süt içirmek için mi, yoksa sütü bozuk bir yandaşın sütünü paraya çevirmek için mi süt dağıtmaya karar vermiş? Bu sorunun yanıtı şimdilik belli değil… Ana muhalefet ise, işin “beceri” boyutuyla ilgili. Dağıtımdaki aksaklıkları öne çıkartıp eleştiriyor… Tıpkı 4+4+4 sisteminin, “eğitim ve öğretim birliğini” ortadan kaldırmasını görmezden gelip, 20 milyon liralık alımın Kamu İhale Yasası kapsamından çıkartılmasını eleştirdiği gibi…
Hem verilen görevi yapacaksınız, hem de katıldığın bu işe muhalefet edeceksiniz!.. Kabul etmek gerekir ki, muhalefetin işi iktidardan daha zor!..
Başbakan, Devlet Tiyatrolarının kapısına kilit vurmaya karar vermiş. Bunu duydunuz biliyorum. Oyuncular için “Parayı bizden alıp, parmak sallayarak bizi eleştiriyorlar” demiş. Birden Kültür Bakanı Ertuğrul Günay’ın, CHP Genel Başkanlığı’na aday olduğu Kurultay’daki konuşmasını anımsadım. Sonunda tiyatroları kapatmak da ona nasip olacak!.. Günay, o günlerde kendini laik, demokratik, çağdaş Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Atatürk ve İnönü’nün koltuğuna oturmaya layık görüyordu! Şimdi devlet tiyatrolarının kapatılması gerektiğini savunmak için uygun cümleler kurmaya çalışıyor. Sanatçının canının fazla acımasını istemiyor galiba. Nereden nerelere gelmişiz!.. “Çağ atlamak” böyle bir şey olsa gerekir!..
Başbakan’a göre, Cumhuriyet Gazetesi yazarı Bekir Coşkun’un kaleminden “pislik” akıyormuş. Bekir Coşkun; usta bir mizah yazarı, işlek bir kalem, korkunç da birikimi var. Kıvrak zekâsı ile olup biten her şeyi bir kaç cümle ile özetleyebiliyor. Kısaca yetenekli bir adam. Üstelik herkesin kolaylıkla anlayabileceği basit cümleler ile bu işi yapıyor. Ağzından bir defa olsun küfür çıktığını duymadım. Köşe yazıları, her yazarın gıpta edeceği şiir akıcılığında. En karmaşık konuları bile anlaşılır hale getiren bu yürekli yazardan, ne isteniyor? Belli ki, hükümet de Bekir Coşkun’un hükümete muhalif olanları uyandırdığının farkında. Onları da uyandırmış aslında!.. Asıl korkuları AKP’ye “ibadet etme” amacıyla oy verenleri uyandırması!.. O zaman “yandı gülüm keten helva”!..
Başbakan, İstanbul Barosu Başkanı Doç. Dr. Ümit Kocasakal’dan da şikâyetçiymiş! Acaba Kocasakal’ın, “silahsız kuvvetler” nitelemesinden, halkı kastetmiş olduğunu anlayamadılar mı? Hiç sanmam, bal gibi anlamışlardır. Amaçları başka. Hükümeti asıl rahatsız eden; İstanbul Barosu’nun, “Silivri Hukuku”na karşı, haklı direniş gösteren savunma avukatlarının yanında yer almış olmasıdır. Diğer barolara örnek olabilir. O bakımdan, başkanın bu sözlerini bulunmaz bir olanak gibi kullanmak istiyorlar. Hükümet bu fırsattan yararlanarak, Genelkurmay’a ve komutanlara dünyanın en büyük barosunun başkanı ile Türkiye’nin en çok okunan yazarına haddini bildirme emrini vermiş!.. Aynı zamanda kendilerini test ediyorlar tabi. Bakıyorlar askere verdikleri emirler yerine getiriliyor mu? Genelkurmay Başkanı Nejdet Özel, tereddüt etmeden sivillerden gelen emri yerine getirmiş! Sivilleşiyor muyuz acaba ne? Ne büyük çelişki değil mi? Hükümet, vaktiyle Özel’in komutanlarını, güncel konular üzerinde görüş bildirdikleri için tutuklayıp cezaevine atmıştı. Şimdi kendisinden aynı işi yapmasını bekliyorlar. Başbakan’ın görüşleriyle uyumlu ve fakat askerin görevi içinde de bulunmayan, tutarsız açıklamalar yapması için askeri teşvik ediyorlar!.. Geçen hafta Genelkurmay Başkanlığı, hükümetin basın bürosu gibiydi!..
Av. Cemil Can
sedat toprak: Tarla Çaykur'u Gafil Avladı !
Sattığınız çayın parasını bir ay sonra alacaksınız.
Özel sektöre karışmam, onlarda kendine çeki düzen versin.
Demişti Başbakan.
Bizde özel sektör kendine çeki düzen verir diye düşünmeye tam başlamıştık ki.
Özel sektör çekiye düzen verdi.
Özelin büyükleri açıkladı.
Bana satacağın çayın fiyatı 80 kuruştur.
100 kg çayının 33 kg'ını da sana kuru çay olarak geriye veririm.
Kalan 66 kg'ının parasınıda bir ay sonra öderim.
Bu seçeneğin adı peşin çay almak.
Kuru çay almak istemiyorsan, ikinci seçeneğinde var.
Paranın tamamı Ocak- Şubat 2013'de ödemeye başlarım.
Demek isteniyorki ben çayı 65 kuruştan alırım.
Karışanımda yok !
Beğenmiyorsan çayını git devlete sat.
Özel sektörde bildiğimiz İstikrar Sürüyor.
Nisan ayında yerel medyada hep okuduk Çaykur kapasitesini artırmış.
Demekki Çayımızı Çaykur'a satmak kolay !
Sanssızlığımıza bakın:
Her yıl Temmuz- Ağustos aylarında başlayan çay bu yıl Mayıs ayında başladı !
Tarla çayı erken getirerek Çaykur'u gafil avladı !
Temmuz ayında fabrikaların hazırlanması planlanmış olmalıki,
Çayın bu ani gelişi Çaykur'u hazırlıksız yakaladığı için ilk günlerde 10 kg kontejanla çay alımı başladı.
Suçlu bellidir, suçlu Tarladır...
İstikrar sürüyor, Rize büyüyor !
Acele işe Şeytan karışabileceği içinde henüz çay fiyatı açıklanmadı.
Tarlanın suçlu olduğuna inanmıyorsanız, hazır olun,
Yakında CHP tarihiyle yüzleşşin sözlerini duyabiliriz.
Gerçek suçlu CHP ve onun ikinci Genel Başkanı İsmet İnönü olduğunu açıklayanlar olursa şaşırmayalım.
Çayı Rize'ye getirmeseydi;
Şimdi ne kota nede kontejan sorunumuz olurdu !

















| Karadeniz Demiryolu hangi güzergah üzerinde olmalıdır? | |
| Samsun-Sarp - 81% / 42 Oy | |
|
|
|
| Trabzon-Sarp - 19% / 10 Oy | |
|
|
|
| Toplam Oy: 52 | |