13 Aralık 2017 Çarşamba

Sermaye lehine büyük bir dönüşümün eşiğindeyiz

05 Haziran 2017, 11:15
Bu röportaj 339 kez okundu
Sermaye lehine büyük bir dönüşümün eşiğindeyiz
gençağa karafazlı
Dr. Süreyya Algül: Hükümetin istikrar anlayışında grevlere ve hak arayışlarına yer yok.

Serpil İLGÜN

Şişecam işçilerinin 24 Mayıs’ta çıkmaya hazırlandığı grevin “milli güvenliği bozucu nitelikte” olduğu gerekçesiyle yasaklanması, ülkenin AKP bültenine dönüşmüş gazetelerinde haber değeri taşımadı. Ama bu arada işçi ve emekçilerin kazanımlarına dönük yoğunlaşan saldırılar ‘müjde’ olarak sunuldu.

Kıdem tazminatının fona bağlanması hazırlıklarından, geçtiğimiz hafta Meclise sunulan İş Mahkemeleri Kanunu Tasarısı’na, çalışanlar aleyhine hazırlanan yasal düzenlemeler hızlandırılıyor.

Anayasal bir hak olan grev neden yasaklanır? Zam talep etmek neden milli güvenliği bozar? Yasak sadece 6 bin cam işçisini mi ilgilendirir? Yasak kararı, lastik, metal gibi önemli işkollarındaki toplu iş sözleşmesi sürecine nasıl etki eder? OHAL, işçi ve emekçi haklarının budanmasında nasıl fırsatlar sundu?

7 Şubat’taki KHK ile Yıldız Teknik Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’ndeki öğretim elemanlığı görevine son verilen barış bildirisi imzacılarından Dr. Süreyya Algül’le konuştuk.

Algül’ün DİSK’in kuruluş sürecini anlattığı “Türkiye’de Sendika Siyaset İlişkisi - DİSK (1967-1975)” kitabı geçtiğimiz ay Halit Çelenk Hukuk Ödülü’ne layık görüldü. Kitabın dayandığı doktora tezi de daha önce Cahit Talas Sosyal Politika Ödülü’nü almıştı.

Cam grevi, AKP’nin 15 yılda yasakladığı 12. grev oldu. 2017’nin de 3. grev yasağı. İşçi ve emekçilerin en önemli silahlarından biri olan grev hakkının ortadan kaldırılmasını nasıl değerlendirirsiniz?

Türkiye’de de dünyada da toplusözleşme ve grev yasalarında bir takım kısıtlar her zaman var, “milli güvenliği tehlikeye sokacak durumlarda” grevin ertelenmesi, yasaklanması meselesi dün de vardı, bugün de var. Çoğu kez de amacı devletçe istismar edilerek kullanılan bir kısıt. Yani kısıtlamalar hep olageldi. Devlet sıkıştığı noktada bunları kullandı. Ama bugün yaşanan farklı.

Farkı ne?

Fark şurada, bugün Türkiye’de fiilen bir grev yasağı söz konusu. Yani hükümetlerin başları sıkıştığında, kriz anlarında bazı grevleri yasaklama sürecinden geçmiyoruz bana sorarsanız. Biz fiili bir grev yasağı yaşıyoruz.

Yarın bazı fabrikalarda, küçük işletmelerde görece küçük grevler görebiliriz. Ama bu temel durumu değiştirmez.

Bu AKP’nin emek politikalarına bakışıyla da ilgili bir şey. Sonuçta neo liberal bir iktidardan söz ediyoruz. Bugünkü Cumhurbaşkanının 2008’de Taksim’in 1 Mayıs’a açılması taleplerine set çekerken sarf ettiği veciz sözünü unutmayalım; “Ayaklar baş olmaz” demişti! Bu bakış sadece AKP iktidarına has bir bakış değil tabii. Önceki sağ iktidarların da zihniyeti bu. Ama bunun o dönem Meclis grup toplantısında açıklıkla dile getirilmesi -ki 2008, kimi kesimlerce AKP’nin özgürlükçü bulunduğu, demokrasinin AKP öncülüğünde ilerleyeceğinin düşünüldüğü bir dönemdi- görüntü ne olursa olsun konu emekçiler ve onların hakları olduğunda iktidarın dayandığı ideolojik/politik zemini açığa vuran en net, en keskin ifadeydi.

Diğer yandan, bugün iktisadi olarak da daha fazla sıkışan bir iktidardan söz ediyoruz. Dünya çapında zaten 2008’den beri billurlaşan bir kriz hali var, bu Türkiye gibi ülkeleri de derinden etkiliyor. Üstüne bir de kendi var olma savaşında rejimi dönüştürmeye yönelen bir iktidar söz konusu. Bu nedenle de en küçük bir muhalefete dahi tahammül yok. Dolayısıyla işçi ve emekçilerin grev haklarının kullanımına verdiği cevap, hemen grevi ertelemek/yasaklamak yönünde oluyor. Buna dayanarak da OHAL’in artık kalkmasını isteyen TÜSİAD’a “Neyiniz eksik, kâr mı etmiyorsunuz, işletmeleriniz mi kapalı” diyor.

TÜSİAD ve toplumsal muhalefet başlıklarına geçmeden, grev yasaklama gerekçesini de değerlendirmenizi rica edelim. Cam işçilerinin ücretlerinin yükseltilmesi, sosyal haklarının iyileştirilmesini talep etmesi ‘milli güvenliğe’ nasıl bir tehdit oluşturuyor?

Milli güvenlik lafı her zaman süslü ve kullanışlı bir laftır. Sadece emekçilerin muhalefeti değil, her türlü muhalefet bastırılırken zaten “milli güvenlik” lafı edilir. Dolayısıyla herhangi bir şekilde yaygınlaşma olasılığı olan, herhangi bir şekilde sermaye sınıfına zarar vereceğini düşündükleri her türlü grevi de bu süslü gerekçeyle yasakladılar. Şunu da atlamayalım; gerek cam ve gerekse 2015’te grevleri yasaklanan metal sektörleri tarihsel olarak sosyal ve siyasal muhalefet deneyimini barındıran önemli sanayi alanları. Muktedirlerin sınıf hafızasında buralardaki grevlerin yayılması, yaşadıkları yönetim krizini daha fazla derinleştirecek potansiyel taşıyor. “Bu bir yerden patlarsa nerelere kadar gider?” korkusu aynı zamanda bu hafızaya dayanıyor. Şimdi bu hafızada Gezi de var! Açlık grevindeki iki eğitimcinin eylemi için “Gezi benzeri bir eyleme yol açabilir” denilerek tutuklama istenmesi kuşkusuz yapay bir gerekçe ama korku gerçek!

O halde, bu yasakçı tutum 2017’deki diğer toplusözleşme süreçlerinde de devam edecek...

Tabii. Gündemde bir de kıdem tazminatı fonu meselesi var. Korkunç bir süreç o da. Bunu ta 2000’lerin başından beri dillendiriyorlardı. Bugün OHAL’in olağanüstü şartlarından da yararlanarak, fazla bir muhalefetle karşılaşmadan bunu yapmayı istiyorlar.

Yine bu yılın şubat ayından aralık sonuna kadar geçerli olacak bir istihdam seferberliğinden söz ettiler biliyorsunuz. Dediler ki “Yıl sonuna dek 2 milyon ek istihdam sağlayacağız!” Peki, bu istihdamı nasıl sağlayacaklar? Özellikle işsizlik fonuna müdahale ederek oradan aktaracakları gelirle, yani işçinin parasıyla, işverenin vergi ve prim borçlarını ödemeyi üstleniyorlar. Hal böyleyken, buna yönelmiş bir hükümetin kendisi açısından istikrarsızlık yaratacak grevlere, hak arayışlarına tahammülü olmaz. Çünkü o tersine sermayenin elini rahatlatıp krizi ötelemek istiyor.

Dolayısıyla darbe girişimi için ifade edilen ‘Allahın bir lütfu’ yaklaşımı, çalışma yaşamının emekçilerin aleyhine dönüştürülmesinde de ön açıcı, kolaylaştırıcı bir işlev görüyor?

Kesinlikle. 657 sayılı yasanın ve YÖK kanununun değiştirilmek istenmesi... Yani bir yandan esnek çalışma koşulları getiriyorlar, iş güvencesini ortadan kaldırarak güvencesizlik getiriyorlar. Düşünün bunları olağan koşullarda da tek parti iktidarı olmalarına rağmen bir türlü yapamadılar. Ama şimdi KHK’lar ve torba yasalarla çok daha kolay yapacaklarını düşünüyorlar. Bugün sermayenin çıkarları lehine belki de hiç olmadığı kadar büyük bir dönüşümün eşiğindeyiz diyebiliriz. Ve tabii bu aynı zamanda iktidarın kendisine muhalif gördüğü kesimleri de geçmişte hiç olmadığı ölçüde devletin tüm kurum ve kuruluşlarından temizleme stratejisinin de bir parçası. Kısacası bir taşla beş-altı kuş vuruluyor!

Peki, işçi ve emekçiler darbe/OHAL zamanlarının saldırı ve baskının en yoğunlaştırıldığı dönemler olduğunun ne kadar farkında? Ve farkındalığın gelişmesinin önündeki temel bariyerler neler?

Ağır bir baskı döneminden geçiyoruz ve böyle dönemlerin tipik enstrümanı olarak, devletin ideolojik aygıtları daha da güçlü biçimde çalışıyor. Halkın, işçilerin ve emekçilerin sorunları basında, medyada yer almıyor. Dahası insanların bir araya gelmelerine, örgütlenmelerine de fırsat verilmiyor. Sonuçta işçi ağır çalışma koşulları ve güvencesizliğin tehdidi altındayken tek başına çalıştığı tezgah başında bütün sorunları göremeyecektir. Görse bile o sorunu daha bireysel yaşayacaktır. Bireysel düşünecektir. İşçiye o sorunların aslında kendisine özgü olmadığı, bir sınıf sorunu olduğu, sistem sorunu olduğu bilgisini götürecek olan en başta örgütleridir. Ama örgütleri de ciddi baskı altında. Gerçek sınıf örgütlerinden bahsediyorum tabii. Bu kadar baskı varken. sendikaları önemli ölçüde etkisizleştirilirken, işçinin durduğu yerde hemen bir tepki vermesini, hele de örgütlü bir tepki vermesini beklemek çok kolay değil. Ama bu tür dönemlerin, olmakta olanların da görülmesini engelleyen bir perde de yarattığını unutmayalım. Bugün hiç tepki yoktur da diyemeyiz, hatta yaygınlaşma potansiyeli taşıyan tepkiler de oluyordur. Ama bu şartlar altında belki de biz göremiyoruz. Bunu da akılda tutmak lazım.

Zaten bu değerlendirmenize karşılık gelecek irili ufaklı eylem ve direnişler sürekli yaşanıyor ama görülür kılınmıyor...

Evet bu önemli bir mesele. Çünkü görünürlük, sürdürülebilirlik… Bütün bunlar bir bilinç ve hafıza yaratıyor. Bu kesintiye uğradığı zaman anlık çıkışlar görüyoruz. Ama bunlar yayılma potansiyeli olduğu halde yayılmıyor.

Dr. Süreyya Algül

Dr. Süreyya Algül

Eylem ve direnişlerin sürdürülebilirliği, yaygınlığı nasıl sağlanır peki? ‘Türkiye’de Sendika Siyaset İlişkisi’ kitabınıza da kaynaklık eden 1967-75 arasında yaşanan büyük işçi direnişleri, ‘Bugün ne yapmalı?’ sorusuna nasıl bir yanıt veriyor?

Önce şunu söyleyeyim, o dönemleri de bir tür asr-ı saadet dönemi gibi görmemek lazım. O dönem de çok ciddi sorunlar, ciddi örgütsel, ideolojik, politik zaaflar vardı. Bütün bunlar ‘80 sonrasına da sirayet etti. Hiç kuşku yok ‘80 çok ağır bir kırılma, çok büyük bir baskı dönemi. Bununla beraber sendikal hareketin kendisinde de, sendikal harekete perspektif sunan sol siyasette de ciddi zaaflar vardı. Bunu teslim edelim. Biz bütün mücadele birikimiyle birlikte aynı zamanda bu zaafları da devraldık. Örneğin temelde eksik olan şeylerden biri Türkiye solunun zayıflığı. Türkiye solunun zayıf olduğu koşullarda da sınıf siyasetlerinin siyasal bir nitelik kazanması, güçlenmesi kolay olmuyor. Çünkü biliyoruz ki, bir fabrikada çok sıradan görünen bir hak mücadelesi bile siyasal perspektifi olması gereken bir mücadeledir. O perspektifi verecek siyasal hareket yoksa -ki bunu verecek olan sol ya da çok zaaflı, çok parçalı, çok ezilmiş durumdaysa sendikal hareketin de gelişmesi kolay olmuyor.

İkincisi, solun olmadığı koşullarda sendikaların önemli ölçüde devletin de baskısıyla sağın etkisine açıldığını görüyoruz. Unutmayalım, bugün ILO toplantısına gitmesi için hükümetin önerdiği sendika, Memur-Sen! Üye sayısı 40 binlerden 900 binlerin üzerine çıkmış durumda. Oysa DİSK’in şu anda 140 bin civarında üyesinden söz ediliyor. Türk-İş bile Memur-Sen’den daha az üyeye sahip görünüyor.

Sendikaların sağa açılması, işçiye ‘sendikaya rağmen’ eyleme, direnişe geçme tutumunu da aldırıyor. Bununla birlikte, örneğin bir fabrikadaki hak mücadelesinin kazanımla sonuçlanmasının yolu nereden geçiyor?

Önce şunu söylemek lazım; hangi sendika olursa olsun, sağcı bir sendika da olsa, öncelikle örgütlü olmak, sendikalı olmak; sendikasız, örgütsüz olmaktan iyi. Dolayısıyla öncelikle örgütlenmek lazım. Fabrika bazında bir hak talebi söz konusuysa, öncelikle o talebi, o talebin birleştiriciliğini öne çıkarmak, yani sendikalar arası rekabetin dışına çıkarmak, siyaseti buna göre izlemek, bu anlamda bir ittifak yapmak önemli. ‘80 öncesinde, rekabete rağmen belli bir yerden sonra öyle bir örgütlenme döneminden söz ediyoruz ki, ne olursa olsun hak arama mücadelesinde işçilerin ortaklaşabildiklerini görüyoruz. Daha sonra temelde sol siyasetlerin kendi aralarındaki rekabetten kaynaklanan çok sert bölünmeler oluyor ne yazık ki, ayrı mesele, ama en azından bir dönem orda ortaklaşabiliyorlar. Bunları yaratmak lazım. Sendikaların örneğin her şey olup bittikten sonra sadece büyük radikal sözler söyledikleri basın açıklamalarının ötesine geçip yeni mücadele ve örgütlenme biçimlerine yönelmeleri elzem. Hak mücadelesinin somutlaştığı fabrikayla, işyeriyle ve sendikayla gerçek dayanışma pratiklerine ihtiyaç var. Kabul edelim ki bunun aksi anlık ve lokal başarıların da kaybedilmesi demek. Evet, bugün Türkiye’de sendikaların ciddi açmazları var. Ama böyle bir açmaz var diye de karamsarlığa kapılmamak gerekiyor. Az önce değindiğimiz gibi, muhtemelen bizim göremediğimiz potansiyel var. Bunun izlerini 2015’te aniden patlamış gibi görünen metal direnişlerinde görüyoruz. Belki camda da olacaktı, göremedik. Bu eylemleri mümkün olduğunca örgütsel olarak destekleyebilmek, kendi sektörü değilse de bütün sendikaların dayanışma göstermesi önemli. Ama “bu oluyor mu” derseniz, olamadığı ortada.

Vurguladınız, çalışma yaşamını sermaye lehine dönüştürmede kendinden önceki hükümetleri bile aşmasına, kıdem tazminatından iş cinayetlerine sorunları daha da katmerleştirmesine rağmen AKP en büyük desteği emekçilerden almaya devam ediyor. Kimi yazarların ‘Hem şikayet ediyorlar, hem gidip oy veriyorlar’ gibi yorumlar yaptıkları bu destek, nasıl sağlanıyor?

Şunu atlamayalım, tarihe baktığımızda da nice sağcı, otoriter, hatta faşist yönetimlerin işçi sınıfından destek bulduğunu görürüz. Eğer siyasal ve sendikal örgütleriniz zayıfsa sağ siyasetler, örneğin din ve milliyetçilik gibi unsurları kullanarak işçi emekçi kesiminden de yüksek oylar aldıkları kendi kitle partileriyle uzun yıllar iktidarda kalıyorlar. Hatta bugünkü dünyada sınıf siyasetinden çok etnik meseleleri, din ve milliyetçilik meselelerini konuşuyoruz. Ama çözüm de bu meseleler yokmuş gibi davranmaktan geçmiyor. Kaldı ki bizim de sol bir perspektifle çözmemiz gereken bir Kürt meselemiz var örneğin.

“Nasıl oluyor da AKP işçilerden bu kadar çok destek alabiliyor?” sorusuna dönerek baktığımızda karşımıza rant ve o rantı dağıtma -tabii ki eşit bir paylaşımdan söz etmiyoruz- mekanizmaları da çıkıyor. Elindeki kaynakları sosyal yardımlar vs üzerinden istediği gibi dağıtabilmesi ve yoksul, çaresiz insanların, işçilerin buna kapılmaları, bu yardımdan yararlanmak istemeleri, buralara tutunmaları, giderek ideolojik ve politik olarak da sağ siyasetlerin oy deposu haline gelmeleri çok şaşırtıcı olmuyor. Ayrıca burada, Sevinç Doğan’ın “Mahalledeki AKP” kitabını da anmak lazım. AKP’nin sol siyasetlerin yokluğunda örgütsüz ve çaresiz emekçiler içinde, “bir gün yükselebilirim”, “bireysel olarak paçayı kurtarabilirim” duygusunu yaratması da önemli bir faktör olmalı.

60-70’li yıllardaki işçi mücadelelerinde ülkenin demokrasi meselelerine karşı da bir duyarlılık söz konusuyken, bugün basın özgürlüğünden Kürt sorununa, tek adam rejiminin inşasından açlık grevindeki iki eğitimcinin tutuklanmasına, siyasal gelişmelere karşı aynı refleks gösterilmiyor ya da cılız kalıyor. Mesafe neden kaynaklanıyor?

Öncelikle solun tarihsel bir yenilgisi ve neo liberal sağın bütün bir devlet ve toplumu dönüştürdüğü bir süreç yaşadık ve yaşıyoruz. Üstelik şimdi bir rejim değişimi söz konusu ve bana sorarsanız bu rejim dönüşümünü şöyle düşünmemeliyiz, örneğin “12 Mart yaşandı ama geçti!” Hayır, böyle değil. Bence hemen her alanda etkisini hissettiren çok daha ciddi bir değişim dönüşümle karşı karşıyayız. En aşağıdan en üstteki kurumlara kadar sirayet etmediği yer yok.

Bizim ciddi bir siyasal, toplumsal muhalefet cephesine, ciddi bir birlikteliğe ihtiyacımız var. Emek hareketinin de, sol hareketin de, diğer demokratik kesimlerle birlikte mücadeleye ihtiyacımız var. Bu sadece parlamenter siyasal alan siyasetini değil, sokak siyasetini de içeriyor. Ama iktidar özellikle Gezi’den beri sokağı kriminal bir alan olarak sunuyor ve en başta ana muhalefet iddiasındaki CHP’yi deyim yerindeyse bununla terbiye ediyor. Çünkü gayet iyi görüyor ki mevcut CHP yönetiminin sokaktan yine deyim yerindeyse ödü kopuyor.

Bu bağlamda referandum sonrası hayır cephesinin büyütülmesi, mücadelenin ortaklaştırılması, 2019’a hazırlanılması yönündeki tartışmaları nasıl izliyorsunuz?

Orada da bizim bir CHP sorunumuz var. Beğenelim beğenmeyelim CHP, Türkiye siyasetinde bir yer işgal ediyor. İş, YSK kararı tartışmasından “2019’a hangi adayla gidiyoruz” tartışmasına o kadar hızlı dönüştü ki, YSK müdahalesine yönelik bir mücadele yürütülemedi. CHP bunu çok kolay kabullenmiş oldu. Çünkü sokaktan korktu. Bu gayri meşru sonucun geri alınmasının, referandumun iptal edilmesinin yolu meşru sokak siyasetinden de geçiyordu. Sokak siyaseti iktidar tarafından başarılı bir şekilde şiddetle bir tutularak kriminalleştiriliyor ama bu başarıda CHP’nin katkısı da büyük. Oysa sokak siyasetinin şiddet içermeyen bin türlü aracı, biçimi var ve en yakın örnek olarak Gezi bize bu konuda zengin bir deneyim sundu.  Fakat dediğim gibi bir devlet partisi olarak CHP, parlamento ve diğer devlet organlarında siyaset yapmakla yetinmeyi siyaset olarak görmeyi o kadar çok benimsemiş durumdaki sokağa yabancı ve sokaktan korkuyor. O kadar ki, AKP de CHP’nin bu korkusunu bildiği için sürekli onu sokakla korkutuyor. O da maalesef o korkuya yenik düşerek AKP’nin isteklerini fiilen kabulleniyor.  

Sonuçta yapılması gereken -HDP’yi bu noktada anmamak haksızlık olur- her şeye rağmen ve hızla emek, demokrasi ve barıştan yana bir siyasal ve toplumsal mücadele blokunun kurulması ve ortak mücadele perspektifinin somutlaştırılması.

‘OHAL konusundaki endişelerinizi anlamakta zorlanıyorum. OHAL iş adamlarının neyini engelledi? Her şey huzura kavuşmadan OHAL’i kaldıramayız’... Erdoğan, OHAL’in artık uzatılmamasını isteyen TÜSİAD patronlarına bu yanıtı vermişti. Çalışanları baskı altına almayı kolaylaştırmasına ve kârlarını artırmasına rağmen patronlar OHAL’in kalkmasını neden istiyor?

Bence şundan; bir kere OHAL koşulları önceki olağanüstü hallerle karşılaştırılamayacak kadar hukuksuz bir alan yarattı. Unutmayalım, kapitalizmin amentüsü mülkiyet. Ama ne oldu, birtakım sermaye gruplarına el kondu. Bu el koymalar normal, yasal hukuki süreçlerle de olmadı, bir gecede oldu. Mülkiyetin belirli hukuksal güvencelerle korunmaması, her an el konulabilir halde olması sermaye için çok rahatsız edici bir şey. Kaldı ki sermaye içinde önemli bir yer tutan TÜSİAD içindeki büyük sermaye, gelişmiş batı ile ciddi ticari bağları olan patronlardan oluşuyor. Onlar bu ilişkilerin bozulmasını istemez ama bundan da öte bence asıl korku, bu düzen içinde kendi varlıklarına da el konabileceği korkusu. Varlığınızın bir kişinin iki dudağı arasında olması. Konu emek hareketiyse tepki gayet net bir sınıf tepkisi olur, hiç şüphe yok. Ama konu mülkiyetin muhafazası ise, orada da bir sınıf tepkisi olur ve “Ne oluyor, mülkiyet hukuki güvencede olmalı” tepkisi verilir.

Bir de sermaye fraksiyonları diye de bir şey var. TÜSİAD gibi daha büyük, geçmişten bugüne gelen sermaye grupları var. Bir de AKP döneminde palazlanan AKP’ye görece daha yakın kesimler var. Kendi içlerinde onlar da korksalar da mülkiyet güvencesizliği meselesinden, yine de kimi konulara, örneğin OHAL’in sürüp sürmemesi konusuna, TÜSİAD’ın büyük üyelerine göre daha farklı bakabilir en azından daha sessiz kalabilirler.

Halit Çelenk ödülleri seçici ve düzenleyici kurulu, “Türkiye’de Sendika Siyaset İlişkisi – DİSK (1967-1975)” çalışmanıza ödül verirken, 1980 sonrası süreci de anlatan bir devam çalışması beklendiğini ifade etti. İkinci kitap gelecek mi, hazırlıklar ne aşamada?

75-80’i yazma düşüncem var. Malzemesi de elimde aslında. Ama yazmaya fırsat bulamadım. Umuyorum ki uzun olmayan bir vadede yazacağım.

Üniversiteden ihraç edilmenizin bu tür çalışmalara yansıması nasıl oldu?

Tabii ki yaşadıklarımız bizi ister istemez olumsuz anlamda etkiledi. Ama bir taraftan da yaptığımız işi yapmaya devam edeceğiz. Yapmak zorundayız. Gecikme olabilir, bazen tökezleyebiliriz ama elimizden geldiği kadar bu yolda yürümeye devam edeceğiz. Çünkü bu mevzu sadece bir akademi mevzusu değil, bir var olma mevzusu ve en azından benim açımdan politik bir mevzu.

468x60 -->

    Yorumlar

300x250, oluşturulma 19.10.2010 -->
EN ÇOK YORUMLANANLAR
BUGÜN
BU HAFTA
BU AY
SPOR TOTO SÜPER LİG
Tür seçiniz:
E-GAZETE
  • batman'da büyük insanlık buluştu..
  • Nabız Gazetesi - Rize Haber , Rize Haberleri, Bölge Haberleri, Karadeniz Haber, Artvin Haberleri - 29 Mayıs 2015 Manşeti
KARİKATÜR
SENDE YAZ
Ziyaretçi Defteri
Ziyaretçi Defteri

Siz de yazmak istemez misiniz?

Ziyaretçi Defteri
ARŞİV