13 Kasım 2018 Salı

Külünkoğlu FETÖ dostluğu Dekana dayandı!!!

Nejla Kurul: Daha seçkinci ve hiyerarşik bir eğitime doğru gidiliyor

17 Eylül 2018, 09:12
Bu röportaj 1039 kez okundu
Nejla Kurul: Daha seçkinci ve hiyerarşik bir eğitime doğru gidiliyor
Muhabir
 

Kız çocuklarının eğitimi ve kendilerini geliştirmelerinin karşısındaki engel karma eğitim değil, yoksulluk ve ataerkil cinsiyet rejimidir.

Serpil İLGÜN

Dövizdeki artışın eğitimi nasıl vuracağı, ders kitaplarının verilip verilmeyeceği, kırtasiye malzemelerinden servis ücretlerine, zamların veli ve öğrencileri nasıl etkileyeceğine odaklanılmışken, karma eğitimin kaldırılmasının önü açıldı. Milli Eğitim Bakanlığı (MEB), okulların açılması ve kapanmasına ilişkin esasların düzenlendiği yönetmelikte yapılan değişiklikle anadolu lisesi, meslek ve teknik eğitim merkezlerinde karma eğitim yapılması şartını kaldırdı.

Geçtiğimiz yıl evrim teorisinin müfredattan çıkarılması, “değerler eğitimi”nin okul öncesine kadar indirilmesi tartışmalarıyla başlayan eğitim yılı, 2018-2019 dönemine de dindar kindar nesil yetiştirme hedefine biraz daha yaklaşılmış bir halde başlıyor.

Eğitim zilinin çalmasına günler kala gelen karma eğitimin kaldırılma kararını akademisyen Prof. Dr. Nejla Kurul’la değerlendirdik.

Karma eğitim neden önemli? AKP, karma eğitimin kaldırılmasını neden istiyor? Eğitimin siyasi ideolojiye göre şekillendirilmesinde imam hatipler nasıl bir rol oynuyor? Yeni öğretim yılının geçen yıldan devraldığı en temel sorunlardan biri olan sınav sistemi nasıl sürdürülecek? Tasarruf neden yeni uçak alımlarından, yeni saray inşaatlarından değil, eğitimden yapılıyor?

Prof. Dr. Nejla Kurul yanıtladı.

Eğitim politikası ve eğitim finansmanı üzerine yaptığı çalışmalarla da tanınan Kurul, Ankara Üniversitesi Eğitim Fakültesi Öğretim Üyeliği görevinden, şubat 2017’deki KHK ile ihraç edilen akademisyenler arasındaydı.

Karma eğitimin kaldırılması kararını nasıl değerlendirdiğinizle başlayalım. AKP, karma eğitimin kaldırılmasına neden ihtiyaç duyuyor?

Kapitalist sistem hep toplumsal çitlemelerle ilerliyor, yani sistem iktidar ilişkileri yoluyla, insanları birbirlerine ve hatta kendilerine yabancılaştıran farklılıkları, eşitsizlikleri, hiyerarşileri ve ayrımları dönemin koşullarına göre yeniden düzenliyor. Yani ücretli emek sömürüsü, artı değer sömürüsü yanında toplumu kendi içinde ayırımlara tabi tutuyor. Karma eğitimi kaldırmak işte o çitlemelerden bir tanesi.

“Neden buna ihtiyaç duyuyor?” sorusuna gelince; birincisi dindar nesil yetiştirme hedefi var. Dini yorumların büyük bir kısmında ataerkil bir değer sistemi, dolayısıyla eril bir cinsiyet rejiminin söz konusu olduğunu biliyoruz. Bu değerlerin muhafaza edilmesi ve yaygınlaşması için, kadınların aleyhine bile olsa “evcillik ideolojisi” yeniden üretilmek isteniyor, bu tek cinsiyetli eğitimle daha kolay olacaktır. Bu durumda okullarda cinsiyetçi bir “habitus”un yaygınlaşması söz konusu olacaktır. 

İkincisi, son yıllarda okul içinde ve okul dışında çocuklara, kadınlara yönelik gittikçe artan bir istismar ve şiddet var. Siyasal iktidar “zayıf olanı koruma ve kollama” adına, ailelerden talepler de geldiği için, zaman zaman dinsel yorumlara dayanmadan şiddet karşısında çözümün tek cinsiyetli eğitimde olduğunu ifade ediyor.

Bu çözer mi?

Hayır, şiddet tek cinsiyetli eğitimle çözülemez. Erkek cinayetleri ve istismarları evde ve sokakta oluyor çoğu zaman, ayrıca kadına dönük şiddet, tek cinsiyetli okullarda erkekliğin kışkırtılmasıyla ve kadının evcillik ideolojisi içinde güç yitimine uğratılmasıyla daha da artabilir. Öte yandan kız çocuklarının ve kadının zayıf ve kurban konumuna indirgenmesi şiddeti artırır. Üçüncüsü, Türkiye’de son yıllarda istihdamsız bir büyüme stratejisi izleniyor. İşsizlik had safhada. Neoliberalizmin bu evresinde “haydi kadınlar kamusal alandan çekilin, doğru eve, özel alanlara gidin” denilerek kadınların boşaltacağı yerlere evin geçimini sağladığı düşünülen erkeklerin geçmesi planlanıyor. Bu bir yandan kadınların yoksullaştırılması ve diğer yandan değersizleştirilmesine yol açar. Erkeklerin ücretli işlerin olduğu üretime, kadınların emeğini ve yeniden üretim işlevini, “üç çocuk yapın, yetmez beş çocuk yapın” çağrılarıyla iş gücünün yeniden üretimine tabi kılan keskin bir cinsiyete dayalı bir iş bölümü planlanıyor. Tek cinsiyetli eğitimde kadınların ücretli işten dışlanmaları ve yeni işçiler üreten makinelere dönüşmesi söz konusu olacaktır. Bu süreçten hayatın yarısını oluşturan tüm kadınlar zarar görürler diye düşünüyorum. Öte yandan erkeklerin bu süreci desteklemesi durumunda sınıf dayanışması azalır. O nedenle karma eğitimin güçlü bir biçimde savunulması gerekir. Son olarak bir de, oy ve AKP’nin tabanına muhafazakâr habituslar yaratma konusunda mesaj verme amacı var.

Nitekim, karma eğitimin kaldırılması savunusunda “bu anne babaların talebi” argümanı ön plana çıkarılıyor...

Evet, nasıl iktisadi krizden çıkmak için küresel ve yerel sermaye gruplarına tavizler veriliyorsa, muhafazakâr hanenin reisi olan erkeklere, bilgiye erişimde güçlükleri olan, çeşitli tarikat ve cemaatlerin etki alanında olan AKP tabanına cinsiyetçi kalıp yargılar ve değerler üzerinden mesajlar veriliyor. Dolayısıyla farklı farklı eksenlerden karma eğitimi reddeden, tek cinsiyetli eğitimi gerekçelendirmeye çalışan çalışmalar yürütülüyor. Milli eğitim şuralarından birinde karma eğitime karşı görüşler öne sürülüyor. İktidara yakın sendikalardan birinin çıkardığı dergide, önce kadın ve erkeğin “doğası”nın ve onların başarılarını etkileyen etkenlerin ayrı olması nedeniyle tek cinsiyetli eğitimin gereği konusunu akademik olarak da meşrulaştırmaya çalışan yazılara yer vermişti.

Benzer gerekçeler ayrı otobüs, ayrı kurslar, ayrı doktor vs. uygulamaları için de öne sürülüyor...

Çünkü siyasal iktidarın çoğulcu bir demokrasi anlayışı yok, ataerkil muhafazakâr habitusu gündelik hayatın her yerinde, şimdi de okullarda yaygınlaştırmak istiyorlar. Belirttiğiniz gibi ayrı taksiler, ayrı vagonlar, ayrı hastaneler gibi düzenlemelerle, kentsel mekân ve zaman kadınlar ve erkeklere göre ayrıştırılıyor.  Oysa yapılması gereken, çeşitli nedenlerle evden çıkan çocuklar ve kadınlar için kentin her yerine ve her zaman güven içinde gidebilmelerini sağlayacak kamusal önlemler almaktır. Mekânların cinsiyete göre çitlenmesi değil, çitlerin indirilmesi, mekânların çoğullaşması, saygı ve sevgiyle bir arada yaşama kültürünün geliştirilmesi gereklidir.

Bir ebeveyn şöyle düşünebilir: “Kız ve erkek çocukların ayrı okullarda eğitim görmesinde ne sakınca var? Çocuklarımızı gönül rahatlığı ile okula göndeririz. Bu, kız çocuklarının okullaşma oranını da arttırır!” Ne söylersiniz?

Kızlar ve erkeklerin ayrı okullarda eğitim görmesi çocukların kişiliklerinin ve benliğinin gelişimi açısından sakıncalıdır. Çünkü çocuk ve gencin ileri yaşamı diğer cinsiyetten izole değildir, istese de böyle bir hayat yoktur. Hayat çeşitlidir, çoğuldur. Sokaklar karmadır, gittikleri bankalar, hastaneler, toplu taşıma araçları, müzeler, üniversiteler, girecekleri evlilik ve/veya birlikte yaşamın çeşitli formları karmadır. Tüm hayatı cinsiyete göre ayrıştırmak imkansızdır, bu çok da anlamsızdır. Kadınlar ve erkekler birlikte eşit bir yaşam kurmayı okul yıllarındaki sosyalleşmeyle ve katılımla öğrenirler. Ebeveynler, karma eğitimi savunmalı ve okullardan erkek çocuklarını ötekine saygı duyma, cinsiyet farkı gözetmeksizin birlikte öğrenme konusunda yetiştirmesini istemelidir. Diğer yandan, karma eğitim kız çocuklarının okullaşmasının önünde bir engel değildir. Hayatın sorunlarıyla başa çıkmada karma eğitimin kız çocuklarını güçlendirici bir niteliği vardır. Ancak eğitim karma yapılıyor olsa bile, okullarda cinsiyetçi ders kitapları, öğretmen tutum ve tavırları, otoriter yönetim anlayışı vb ile yeniden üretilebilmektedir. Bunun olmaması için eğitimde toplumsal cinsiyet eşitliği konusunda dersler olmalı, hem öğretmenlerin hem kız ve erkek çocukların, hem de velilerin bilinçlendirilmeleri gerekir.

Dolayısıyla karma eğitim kız çocuklarının gelişimi önünde engel değil, tersine olmazsa olmazlardan biri?

Kesinlikle. Kız çocuklarının eğitimi ve kendilerini geliştirmelerinin karşısındaki en büyük engeller karma eğitim değil, birincisi yoksulluk ve sefalet, diğeri ise ataerkil cinsiyet rejimidir.  

Son yıllarda insanları kutuplaştıran, birbirinden ayrıştıran, hatta keskin biçimde ötekine yabancılaştıran bir siyaset çok tehlikeli bir biçimde toplumsal cinsiyet için de yapılıyor. Siyasal iktidar, sınıfsal, cinsel, etnik, dinsel ve mezhepsel toplumsal çitlemeleri bir iktidar stratejisi olarak kullandı. Şimdi, cinsiyetle birlikte bir başka ayrıştırmanın çalışmaları yürütülüyor. Bunun karşısında başta kadınlar olmak üzere tüm toplumsal güçlerin yan yana gelmelerine, buluşmalarına, karşılaşmalarına ve konuşmalarına ihtiyaç var. Çünkü hayat çeşitlilik ister, hayat buluşmaları ve karşılaştırmaları ister.

Malumunuz Erdoğan, kendinden önceki iktidarlarla da kıyaslama yaparak eğitime bütçeyi şu kadar arttırdık, şu kadar kaynak arttırdık söylemini sıklıkla tekrarlıyor. Söylendiği gibi bütçe, kaynak arttırılıyorsa eğitimin sorunları azalacağı yerde neden artıyor?

Eğitime şu kadar kaynak aktardık vs. deniyor ama buradaki mesele şu; aktarılan kaynak ihtiyaç duyulan zemine, örneğin okula ulaşıyor mu? Örneğin Fatih Projesi’nde kullanılan kaynaklar birkaç şirkete verilmişken bunun MEB içinde görünüyor olması, kaynağı yükselten bir faktör. Diğer yandan öğrencilere erişen ne? Bir küçük tablet. O tabletlerin de işlevi kısa sürdü. Zaten Fatih Projesi’nin de yıldızı çabuk söndü. Veya okullara mal hizmet alımları... Bu yolla MEB’e ayrılan kaynak doğrudan çeşitli cemaatlere, yandaş firmalara, belli sermaye gruplarına aktarılmış oluyor. Dolayısıyla yüzde 90’nını merkezin kullandığı, yerelin kaynak kullanım oranının yüzde 10 olduğu bir bütçeleme var karşımızda. O nedenle kaynaklar okullarda eğitimi canlandıracak bilgisayar ağları, kütüphaneler, spor salonları, sanat atölyeleri, müzik odaları, tiyatrolara gitmiyor. Bunun dışında zaten eğitim bütçesinin yüzde 85’i personel giderleri oluşturuyor. TOKİ üzerinden bir nebze okul binaları yapılabildi ama büyük kısmı personel harcamaları. Onu da (kadrolu öğretmenlere dönük saldırının bir parçası olarak) sözleşmeli ya da ücretli öğretmenlik yoluyla daha da kısmaya çalışıyorlar.

Durum böyleyken, ağır bir ekonomik krize sürüklenen ülke ekonomisini kurtarma adına sunulan tasarruf tedbirlerinin ilk vurduğu yerin MEB bütçesi olmasını nasıl değerlendirirsiniz?

Evet, yurt giderlerinden burslara, daha çok yoksul öğrencilerin yararlandığı alanlarda kesintiye gidilirken, özel okullara teşvik ortadan kaldırılmadı. Öğrenciler kendilerini geliştirirken birçok engelle karşı karşıya: Sınıfsal engeller, cinsiyete dayalı engeller, etnisite/ana dil meselesinden doğan engeller, engelli olması nedeniyle doğan engeller, Suriyeli çocuk olmaktan doğan engeller... O kadar çok engel var ki. O nedenle eğitime bütçe meselesini şöyle ele almak lazım: Bütçe yerele, okula ve öğrenciye ne kadar yansıyor? İnsani gelişime ne ölçüde katkı sunuyor? Aynılaştırıcı bir anlayışla formatlanmış, “dindar, itaatkâr kişiler yetiştiririm, bunun için kaynağı da gerekirse yükseltirim” anlayışı zaten çok problemli. Ne var ki bu anlayışla ilerlemek AKP’nin kendi tabanında bile ciddi itirazları yükseltecek nitelikte.

Karma eğitimin kaldırılmasının değdiği yerlerden biri de şu sıralar liselere yerleştirme sorunları nedeniyle de gündemde olan imam hatip liseleri. Meslek liselerinin de sayısı arttırılıyor ancak iktidarın propagandayla, ayrılan kaynaklarla çubuğu giderek daha fazla imam hatiplere doğru büküyor olmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Kapitalizmin yarattığı hiyerarşiler, eşitsizlikler, kutuplaştırma ve çitlemeler eğitim sisteminde, okul düzeninde doğrudan karşılık buluyor. Sistem, giderek daha seçkinci, daha dikey ve daha hiyerarşik bir eğitime doğru gidiyor. Tüm okulları birbirine denk hale getirmek hedefi tamamen unutulmuş görünüyor. Okullar arasında hiç olmadığı kadar çok rekabet yaşatılıyor. İller, okullar, müdürler, öğretmenler ve tabi ki öğrenciler amansız bir yarışın içine sürükleniyorlar. Özellikle merkezi sınavlar yoluyla. 

Nitelikli okul-niteliksiz okul ayrıştırmasında olduğu gibi.

Evet, liselerin yalnızca yüzde 10’una sınavla öğrenci alınıyor, bu okullar nitelikli okullar olarak değerlendiriliyor, yani eğitim küçük bir gruba nitelikli bir eğitim veriyor ve diğerlerine de “mahallendeki okula git” deniyor. Okullar arasındaki imkanlar açısından keskin ayrışma mahalle mekteplerini de etkiledi. Bir mahalledeki okul fiziksel olanaklar ve öğretmen niteliği açısından çok iyi bir durumda iken, bazı mahalle okulları adeta “unutulmuş okul” olarak çok şanssız olabiliyor. Bu yönelim, eskiden de kısmen vardı ama 2000’lerden sonra daha da keskinleşti. Okullar arasındaki makas bugün çok açılmış durumda.

İmam hatip ortaokullarına ve liselerine giden çocukların büyük bir kısmı, AKP’nin yoksul tabanından gelen çocuklar. Öğrencileri bu okullara çekmek için imam hatip liselerinde kullanılmak üzere muazzam kamu kaynakları seferber ediliyor, ayrıca siyasal İslamcı dernek ve vakıflardan akan ciddi bir kaynak bu okullara yönlendirilince inşa edilmiş bir rıza ortaya çıkıyor. Çünkü orta sınıf aileler muhafazakâr bir yaşam sürdürmüyorlarsa, -ki, gelir itibariyle dinden özerk bir yaşam sürmeleri daha mümkün gözüküyor- çocuklarını imam hatip liselerine yollamıyorlar. AKP elitlerinin küçük bir kısmı çocuklarını seçkinleştirilmiş imam hatip liselerine “dava” için gönderseler bile, kanımca büyük bir kısmı özel okullara, hatta yurt dışında eğitime yöneliyorlar. Çünkü imam hatip liselerindeki eğitim, çocukların kendilerini bu dünyaya ait hissetmesini, bu dünya için bir şeyler talep etmesini sağlamıyor. Genel olarak “dindar ve itaatkar” bir kuşak yetiştiriliyor bu okullarda.

Ancak muhafazakar aileler bunu bilerek imam hatip tercihinde bulunuyorlar. AKP tabanında da arttığı belirtilen çocuğunu imam hatibe göndermeme eğiliminin kaynağında ne var?

Çünkü çocuklarını iyi pozisyonlara taşıyan, iyi para kazanan, politik olarak gücün olduğu konumlara taşıyan okulların o yüzde 10’luk dilimde olan okullar olduğu gerçeği, her kesimde olduğu gibi AKP tabanında da görülüyor. Çocuklarına daha iyi bir gelecek isteme kadar, insani açıdan da çocuklarının değer görmesi, nazik davranılması, dışlanmaması da isteniyor. İmam hatip okulları aşırı otoriter ve denetleyici bir eğitimle bunu sağlayamıyor kanısındayım. Hem üniversite giriş sınavlarındaki sonuçlar, hem TEOG yerleştirmelerindeki kontenjan boşluğunun en çok imam hatiplerde olması, bunu doğruluyor.

Aynı şekilde, adrese dayalı sistem içindeki seçeneklerin ağırlıkla imam hatip olmasına rağmen kontenjanların boş kalması, imam hatipler konusundaki rızanın muhafazakar kesimde bile kolayca üretilmediğini ortaya koyan bir başka gösterge.

İmam hatipler başlığında tartışılan bir diğer konu da, bu okullara giden öğrenciler arasında deizm, ateizm gibi akımlara ilginin artması. Din eğitiminin, dini referansların bunca güçlendirilmesine rağmen, dinin sorgulanıyor olmasını ne sağlıyor?

Gençlerin kendi içsel gerilimleri, hayalleri, güçleri var. Bunları açığa çıkaracak faktörler bastırılsa dahi tamamen ortadan kaldırılmıyor. En azından sosyal medya üzerinden başka insanlarla karşılaşıyor. Anlam dünyalarında İslam’ın yaşanma tarzına ilişkin yönelik yorumlar çeşitleniyor, Siyasal İslamcı bir iktidarın yoksulluğu ortadan kaldırmadığını, sadece yönettiğini, israfı, çevrelerindeki yeni elitleri ve onların kısa bir zaman içinde zenginleşmelerini görüyorlar. İslam’ın tarikatlara göre değişen yorumlarını bu gençler de sorguluyor. Gündelik hayat içinde kapitalizmin yarattığı daralmaları, tahribatları, bir gün önce sınıfa giren öğretmenlerinin bir gün sonra nasıl suçlu haline geldiğini görüyorlar. “Eleştirel ve sorgulayıcı” bir gençliğin imam hatip liseleri “habitus”u içinde yetişip yetişmeyeceği pek çok eğitim bilimcinin ve öğretmenin merak ettiği bir konu, bu eğilimin ne kadar yaygın olduğunu bilmiyoruz. İmam hatip liselerinde bu tür özneleşme deneyimleri sürebilir. Diğer liselerde olduğu gibi bu liseler için de araştırmalar yapılmalı, bu yönelimlerin nedenleri araştırılmalı diye düşünüyorum. Ne var ki akademik özgürlüklerin yok edildiği bu koşullarda bu tür araştırmaların yapılması çok güç.

Sınavları kaldırma vaadi sürdürülüyor. Nitekim Bakan Ziya Selçuk liseye giriş sistemine yine müdahale edileceğinin sinyallerini verdi. TEOG’un kaldırılması başka ve daha büyük bir kabusu ortaya çıkarmışken, yeni dönemde veli ve öğrencileri ne bekliyor? Mevcut sistemde sınavın kaldırılması mümkün mü?

Sermaye birikim rejimi, eğitim ve sağlığı da birikim sürecinin bir parçası haline getirdi, her çocuğa denk bir eğitim olanağı sunmak seçeneği varken okullar birbirinden ayrıştırıldı. Nitelikli okullar kıtlaştırıldı, bu okullara giriş için de merkezi sınavlar icat edildi. Eğitimin tüm bileşenlerini bu sınav tertibatı yönetiyor. PISA gibi yurt dışında yapılan sınavlarda Türkiye’deki merkezi sınavlara eşlik ediyor. Sistem kendisini farklılıklar, eşitsizlikler, hiyerarşiler üzerinden kurduğu için de eğitimde de bunu yapıyor.

O yüzden siyasal iktidar sınavlardan vazgeçemez. “TEOG kaldırıldı” dendi ama LGS geldi, bu sınav tertibatı öğrencileri etkilemiyor mu? Köklü bir paradigma değişikliği olmadan sınavları ortadan kaldırmak mümkün değildir.

Nasıl?

Merkezi sınavlar, eğitim ve sağlığı kamusal bir hizmet, bir hak olarak gören ve bu nedenle tüm okulları ve hastaneleri birbirine denk hale getirmeyi hedefleyen bir demokratik halk iktidarında ortadan kaldırabilir.

O nedenle okulları denk hale getirecek ciddi bir vaat, bu vaadi yerine getirecek somut işler, daha demokratik, daha yatay, daha eşitlikçi bir toplum kurma düşü ve çok katılımcı bir anlayışla bu düşün ortak düş haline getirilmesi gerekiyor.

Birbirimizi ötekileştirmeden buluşmalı, yan yana gelmeliyiz, yerel ağlarımızı güçlendirmeli ve geliştirmeliyiz. Okullar bunun imkânlarını sağlayan alanlar. Eğitim mücadelemizi, velilerle birlikte düşünmek zorundayız. Yeni bir dirençle, yeni bir özgüvenle, yeni bir onur duygusuyla çözümler üretmek için biz yurttaşlara çok iş düşüyor.

16 yılda eğitimi temelden dönüştüren onca uygulamaya karşın Erdoğan’ın “istediğimiz dönüşümü başaramadık” şikayetlenmesi sürüyor. Yeni rejimde eğitim politikalarında ne değişecek? “Cihadı bilmeyen öğrenciye matematik öğretmenin faydası yoktur” diyen zihniyetler daha mı belirleyici olacak eğitimin yapılandırılmasında?

Türkiye kepenklerini kapamış bir ülke olsaydı, içerdeki çölleşme ve çoraklaşma, zorla, içerideki direncin kırılmasıyla AKP’nin kültürel hegemonyası inşa edilebilir ve bir süre sürdürülebilirdi. Ancak şunu biliyoruz, halkının yarısından çoğunu karşısına almış ve onun kültürünü yok sayan bir iktidar imkânsızdır. Ayrıca hiçbir ülke dışarıyla ilişkilenmeksizin varlığını sürdüremez. İktisadi duruma ilişkin göstergeler, eğitim göstergeleri, şiddete ilişkin göstergeler, uluslararası merkezi sınavlardan alına puanlar, dünyada ilk 500 üniversite sıralamaları, kültürel alanda gerilemesini açık bir biçimde görüyoruz. Özgün ve yeni bir kültür, farklı ve çoğul habituslerle etkileşerek ortaya çıkar. İnsan insana esin olur.

Eğitim alanında ilk hareket ettirici güç iktidar olsa da eğitimin bileşenleri, yani öğrenciler, öğretmenler ve ebeveynlerin “kendi kültürlerini geliştirme ve yeni kültürler yaratma konusunda imkânları vardır. Okulları yeniden “konuşma” alanları haline getirmek gereklidir. Yerli ve milli, aynılaştırıcı bir kültürün karşısında zengin, çeşitli ve çoğul kültürler yaratmak mümkündür. Çoğulculuk savunulmalıdır.

Adrese dayalı kayıt sistemine geçişin aileleri imam hatiplerle baş başa bırakması, nitelikli-niteliksiz okul ayrıştırması ve zaten devlet okullarının ihtiyaçlarının da velilerin sırtına bindirilmesi, özel okul tercihini arttırdı. Eğitim politikalarının özelleştirme ayağında 2018’de nereye gelindi?

 Aynılaştırıcı pratikleri, sınıfsal olarak ayrıştırıcı olması, eğitimin dinselleştirilmesi, otoriterleşmesi ve ataerkil kurumsallaşmanın eğitimde kendini daha çok hissettirmesi, emeğin orta katmanlarından ebeveynlerin özel okullara kaçışını hızlandırıyor. Ne var ki özel okulların çok düşük bir oranı “nitelikli okul” denilen liselerin düzeyini tutturabiliyor. Tüm okulları nitelikli okul haline getirmek gerekiyor. Özel okullarda daha güzel okul binaları, daha donanımlı derslikler olsa bile, bu olanaklar yüksek başarıyı güvence altına almıyor. Özel okullaşma oranı 2017 verilerine göre, en çok okul öncesi eğitim (yüzde 15) ve liselerde yüksek (yüzde 11). İlkokul ve ortaokullarda yüzde 4.5 ile 5.5 oranında. Ebeveynlerin borçlanarak ve kendi hayatlarını erteleyerek özel okullara yönlenmemesi ve kamusal/toplumsal eğitimi savunması gerekir diye düşünüyorum. Çünkü eğitim bir haktır ve eğitim toplumsal/kamusal bir hizmet olarak vergilerle finanse edilmelidir.

MEB Bakanı Ziya Selçuk, kimi açıklamaları nedeniyle muhalefet cephesinde yarattığı beklentiye, AKP ideolojisi içinden gelmiyormuş açılan krediye yorumunuz ne? Bakan, beklentileri karşılayabilir mi?

Öyle bir kötücül dönemden geçiyoruz ki, Ziya Selçuk’un akademik olarak yıllardır savunulan ve kimi insani öğelere vurgu yapan konuşmaları insanları mutlu edebiliyor. Ama olayın şöyle bir tarafı var Ziya Selçuk’un eğitim sisteminde köklü değişiklikler yapması çok zordur. Bunu ister mi?  Kabineye akademisyenliğinin yanı sıra, özel sektör temsilcisi olarak geldi, kamuoyuna “öğretmenler kadrolu olmalıdır” gibi sözler sarf edebilir ama yapılan işler söylediğinin tam tersi. Dolayısıyla büyük resmi görmek durumundayız. Selçuk, sorunları yaratanların bir temsilcisi olarak geldi, bu bağlamda sorunu çözecek kişi olamayacak. Bu bakımdan eğitim alanında köklü değişiklikler yapacak kesimin toplumsal güçler ve buradan gelen yükselen taleplerle söz konusu olabileceğini düşünüyorum.

468x60 -->

    Yorumlar

300x250, oluşturulma 19.10.2010 -->
EN ÇOK YORUMLANANLAR
BUGÜN
BU HAFTA
BU AY
SPOR TOTO SÜPER LİG
Tür seçiniz:
E-GAZETE
  • batman'da büyük insanlık buluştu..
  • Nabız Gazetesi - Rize Haber , Rize Haberleri, Bölge Haberleri, Karadeniz Haber, Artvin Haberleri - 29 Mayıs 2015 Manşeti
KARİKATÜR
SENDE YAZ
Ziyaretçi Defteri
Ziyaretçi Defteri

Siz de yazmak istemez misiniz?

Ziyaretçi Defteri
ARŞİV