Moskova’dan sonra Berlin’de de Libya için yeni bir şey yok!

banner100

18 Eylül 2020 Cuma

“Artık 210 bin çay üreticisi örgütlenmeli”

Moskova’dan sonra Berlin’de de Libya için yeni bir şey yok!

21 Ocak 2020, 13:31
Bu makale 54 kez okundu
Moskova’dan sonra Berlin’de de Libya için yeni bir şey yok!
İhsan Çaralan
 Libya’da kalıcı bir ateşkesin sağlanması amacıyla toplanan Libya konferansı, Pazar günü yapıldı.

Konferansın sonrasında 55 maddelik bir “sonuç bildirgesi” yayımlandı. 

Konferans sonrasında, konferansın ev sahipliğini yapan Almanya Başbakanı Angela Merkel yaptığı açıklamada; “kalıcı ateşkes sürecinin başlatılması ve silah ambargosu” konusunda anlaşmaya varıldığını söyledi. Silah ambargosunun BM tarafından sıkı biçimde denetleneceği de duyuruldu.

Merkel, “petrol konusunda görüşmelerin devam edeceğini” söyleyerek, Avrupa için çok önemli olan petrolün de konferansın gündemi olduğunu ifade etmiş oldu.

Nitekim Hafter, konferansın hemen öncesinde petrol ihracatını durdurarak ve petrol konusunda kontrolün kendi elinde olduğunu göstererek; Avrupalılara, “Petrolün vanası bende: Eğer Libya petrolünü istiyorsanız benimle anlaşacaksınız” mesajını vermişti!

Konferansın sonucu açısından bakıldığında, geçen hafta Moskova’da “kalıcı bir ateşkes” için yapılan görüşmede anlaşmaya yanaşmayan Hafter’in; Berlin’deki böyle bir anlaşmaya “evet” demesi Berlin Konferansı’nın bir başarısı gibi görünse de durum farklıdır. Zira Libya’nın içinden geçtiği koşullarda, kalıcı bir ateşkese Hafter ve Serrac gibi arkalarındaki destekçilerinin de kendi amaçlarına ulaşmadan ne kadar uyacakları tartışmalıdır.

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK)’nin 5 üyesi ve Libya’da iç savaşa çeşitli biçimde müdahil olan Mısır, Sudan, Suudi Arabistan, BAE ve Türkiye’ye bakıldığında…. Ve yanına Rusya gibi konferansta “kalıcı ateşkes” için “evet” diyenlerin amaçlarına ve girdikleri mevziiye bakıldığında; bu “ateşkesin” bırakalım iç savaşa siyasi çözüm bulmayı, uzunca bir süre devam etmesi bile çok tartışmalıdır.  

Çünkü, Trablus merkezli Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH); Libya’da UMH’nin “meşru hükümet” olarak tanınmasını ve Hafter milislerinin meşru hükümete karşı illegal bir savaşın neticesinde ele geçirilen topraklardan çekilmesini istiyor.

Hafter’in temsil ettiği Temsilciler Meclisi Hükümeti (TMH) ise; UMH kontrolündeki Libya Merkez Bankasının yönetimine Hafter güçlerinin dahil edilmesini, ateşkes anlaşması durumunda UMH’ye bağlı milislerin silahsızlandırılmasını, Hafter’e bağlı silahlı milislerin Trablus’da konuşlandırılmasını ve muhtemel bir siyasi çözüm sonucunda Hafter’in silah gücüyle sağladığı toprak kazanımları ile orantılı olarak siyasi güç elde etmesine imkan verilmesini gözeten bir çözüm istiyor.

İsteklerin bu ölçüde karşıt olduğu sürece ve tarafların elde silah mevzilerinde beklediği müddetçe; “kalıcı bir ateşkes”in ve ambargonun denetlenebilirliği beklentisi elbette ki aşırı iyimserliktir.

Berlin Konferansı’nın Erdoğan yönetimini de ilgilendirecek iki önemli sonucu olduğu görülüyor. 

1-) Hafter’in yasal hükümete kaşı başkaldıran bir darbeci olduğunu ve tanınmaması gerektiğini iddia eden Cumhurbaşkanı Erdoğan Berlin’de Hafter’le aynı masaya otururken (aynı masada Sisi de vardı) BMGK üyeleri de aynı masaya oturarak, Hafter’le Serrac’ı aynı statüde gördüklerini ilan etmiş bulundular.  

2-) Libya’da taraflara silah verilmesini de yasaklayan Berlin Konferansı, Türkiye’nin Serrac Hükümeti’ne ”her yolla yardım yapacağını” (ki bu her türden yardımın başında her halde silah yardımı vardır) açıklayan Erdoğan Hükümetinin Serrac’a silah yardımını da yasaklamıştır. Türkiye bugüne kadar BM’nin “Libya’ya silah ambargosu”ndan kastın “meşru hükümete silah verilmesini değil hükümete karşı savaşan teröristlere silah verilmemesi” olduğunu iddia ediyordu. Berlin Konferansı, iki tarafa da silah yardımını yasaklıyor. Dahası, “silah yardımı”nın da ötesinde askeri güç göndermeyi de vaat eden Erdoğan’ın vaatlerini geçekleştirmesini olanaksızlaştırıyor. Üstelik altında Erdoğan’ın da imzası olan bir kararla!

Konferansta konuşan Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un; “Trablus kentine Suriyeli ve yabancı savaşçıların getirilmesinin beni ne kadar endişelendirdiğini dile getirmek zorundayım. Bunun sona ermesi gerekiyor” sözleriyle Türkiye’yi açıkça suçlaması da konferanstaki kimi kararların aslında Türkiye’yi hedef alan kararlar olduğunu gösteriyor. 

    Yorumlar

EN ÇOK YORUMLANANLAR
BUGÜN
BU HAFTA
BU AY
ARŞİV