13 Kasım 2018 Salı

Külünkoğlu FETÖ dostluğu Dekana dayandı!!!

Doç. Dr. İsmet Akça: Pay kapma kavgası sert bir şekilde devam ediyor

06 Kasım 2018, 20:27
Bu röportaj 129 kez okundu
Doç. Dr. İsmet Akça: Pay kapma kavgası sert bir şekilde devam ediyor
Muhabir

"AKP ve MHP tavizler vererek bu süreci işletecek. Yerel seçim o nedenle önemli. Kim daha güçlü, tartmak istiyorlar."

Serpil İLGÜN

AKP-MHP arasında yerel seçimler üzerinden başlayan tartışma, geçtiğimiz haftaki grup toplantılarında sürpriz bir yol ayrımına girdi.

Zımni olarak 7 Haziran 2015 sonrasında başlayan, 11 Ekim 2016’daki grup toplantısında “fiili duruma hukuki boyut kazandırmak gerek” sözleriyle başkanlık sisteminin oylanacağı 16 Nisan referandum sürecini başlatan, 2018’de yapılması gereken cumhurbaşkanlığı ve genel seçimleri 1.5 yıl öne aldıran ve Erdoğan’ı destekleyecekleri seçimdeki ortaklığa “cumhur ittifakı” adını vererek ittifakı resmileştiren MHP Lideri Devlet Bahçeli, yine bir grup toplantısında bu kez ittifakın bittiğini ilan etti.

Erdoğan’ın “saygı duyarız, madem biz yolumuza diyorlar, biz de herkes kendi yoluna deriz” sözleriyle karşıladığı yol ayırımı, her ne kadar Bahçeli ve Erdoğan tarafından “ittifakın ruhunun korunduğu” vurgularına ihtiyaç duysa da, Türkiye burjuva siyasetinin yeni bir döneme girdiği AKP’li yazarlarca da ortaya konuyor.

Peki bu yeni dönem nasıl şekillenecek? Cumhur İttifakı’nın “ruhu” nasıl korunacak? Yerel seçime ayrı girmek ekonomik kriz şartlarında gidilecek sandığa nasıl yansıyacak? İttifakın sürdürülüp sürdürülmemesini hangi faktörler belirleyecek? Yeni durumdan AKP mi, MHP mi yararlanacak? AKP-MHP arasındaki çatışma muhalefete yarar mı?...

Siyaset bilimci, Doç. Dr. İsmet Akça yanıtladı.

AKP-MHP arasındaki ilişkinin seyrini, ittifakın kurulduğu ideolojik ve sınıfsal zemin üzerinden analiz eden Akça, AKP-MHP arasındaki farklılaşmanın, Türkiye’de bir hegemonya krizine ve bu hegemonya krizinin yoğun tezahür ettiği bir devlet krizine işaret ettiğini vurguluyor.

“İttifak bitti” çıkarımı yapmak için erken olduğunu ifade eden İsmet Akça, “Bence iki taraf da tavizler vererek bu süreci işletecek. Yerel seçim o nedenle önemli. Kim daha güçlü, tartmak istiyorlar” diyor.

Af, yerel seçimde illerin paylaşımı, hibe uçak, Brunson kararı ve Andımız... AKP-MHP ittifakında yerel seçimlerde yolların ayrılmasının görünen yüzünde bu başlıklar var. Peki, görünmeyen yüzünde ne yaşandı? 7 Haziran’dan bu yana süren ortaklığı bitme noktasına getiren asıl sebepler neler?

Çok genel bir tespitle başlayalım; reel siyaset dediğimiz şey, aktörlerin siyasal alandaki güç dengelerine bakarak yaptıkları değerlendirmeler çerçevesinde önlerine koydukları stratejiler, taktikler ve bunun gereği olarak kurdukları ittifaklarla şekilleniyor. O güç ilişkilerini, konjonktürü ya da daha uzun vadeli dinamikleri değerlendirmede bir sürü faktör tabii ki belirleyici oluyor. Bu değerlendirmeler isabetlidir, değildir onu biraz zaman ve hayat doğruluyor ya da yanlışlıyor. Türkiye’de de durum böyle. Türkiye’deki siyasal aktörler de yaptıkları değerlendirmelerle ittifaklarını, stratejilerini sürekli değiştirebiliyorlar. Erdoğan’ın bu konuda büyük bir beceriye sahip olduğu, ittifak kurup dağıtmada hiçbir sınır tanımadığı aşikar. Ama bence Bahçeli’yi de hafife almamak lazım bu konuda. Her ne kadar daha başarısız görünse bile CHP ve Kılıçdaroğlu da bu tip hamleler ve hesaplarla hareket ediyor.

AKP-MHP ittifakının neden kopma noktasına geldiğini değerlendirmeden önce, bu ittifakın nasıl bir bağlamda gerçekleştiğine bakmamız lazım. AKP’nin iktidara geldiği 2002’den başlayarak 2011’lere kadar uzanan bir zaman diliminde çok kapsayıcı bir hegemonyası vardı. Bu hegemonya bu tarihlerden itibaren çözülmeye başladı. Biz bu çözülmenin çeşitli semptomlarını yaşıyoruz.

Mesela, nasıl semptomlar?

Gezi’deki halk hareketi bir semptom örneğin. 17-25 Aralık bir semptom. Mesela 2014 yerel seçimlerindeki ‘bas geç’ bir harekettir. Orada CHP-MHP bir çeşit zımni ittifak içinde oldu, Ekmelettin İhsanoğlu’nun aday gösterilmesi bunun sonucuydu. Yine, 2014’ün sonundan itibaren Kürt sorunu bağlamında Türkiye’de daha güvenlikçi eski tip siyasetin devreye girmesi bir semptomdur. AKP’nin tek başına iktidar olma becerisini yitirdiği 2015 7 Haziran seçim sonucu bizatihi bu çözülmenin bir başka semptomatik ifadesi oldu. Zorunlu 1 Kasım seçimleri, OHAL rejimi, ardından defakto uygulanan başkanlığın yasal hale getirilmesi çabaları vs. Biz bu bağlam içinde yaşıyoruz ve bu bağlam Türkiye’de bir hegemonya krizine ve bu hegemonya krizinin yoğun tezahür ettiği bir devlet krizine işaret ediyor.

Neydi devlet krizi?

Devlet krizi şuydu; Türkiye’de devletin artık kurumsal mimarisi parçalanmış durumda, ona bir bütünlük verilemiyor, kurumlar arası ilişkiler kopmuş, dağılmış durumda. Çok fazla çatışma var. Devlet içinde çatışma her zaman vardı ama bu sefer çok fazla aktör birbiriyle çok fazla çatışıyor. Bürokrasi içinde asgari bir takım işleyiş kuralları darmaduman edilmiş durumda, kimsenin kimseye güveni yok vs. Devletin gayri şahsi kurumsal mimarisinin bu kadar parçalandığı yerde Erdoğan, bu krizi kendi şahsı üzerinden aşmaya çalıştı. Başkanlık rejimi o nedenle önem kazanmıştı. Ancak, bu kriz ortamı içinde bunu tek başına yapamayacağı 7 Haziran’da ortaya çıktıktan sonra Erdoğan, o güne kadar her zaman yaptığı gibi ittifaklarını yenilemek durumunda kaldı. Bana sorarsanız bu yeni ittifak 7 Haziran’dan daha önce, 6-8 Ekim Kobani olayları ve ekim sonundaki 10.5 saatlik MGK sonrasında pişmeye başlamıştı. Erdoğan 7 Haziran’da seçimi kaybedince bu ittifak daha da ihtiyaç haline gelmişti. 15 Temmuz yaşandığında daha da sarılmak durumunda kaldığı bir ittifak oldu. Bu ittifakı esas olarak MHP ile yaptı; ancak kısmen Perinçek’te ifadesini bulan, ulusalcı olarak tarif edilen ya da Ergenekoncular olarak adlandırılan, laik milliyetçi bir blok da bu ittifak içinde yer aldı.

Peki, MHP için bu ittifakta yer alma ihtiyacını asıl olarak hangi şartlar belirledi?

MHP’nin, yani Türkiye’deki radikal milliyetçi, ülkücü hareketin tarihine bakıldığında, bu hareketin iktidar stratejisi her zaman parlamenter başarıyla, daha da önemlisi hükümetlerin bir parçası olmaktan geçmez. Temel strateji, sokak mobilizasyonunda ve/veya devlet aygıtı içinde güçlü olmaktır. Devlet aygıtı içinde güçlü olmak, aynı zamanda parti tabanında bir çeşit maddi manevi imkanlar dağıtabilmesi anlamına gelir. Bu Türkiye siyasetinin genel bir özelliğidir ama ülkücü hareket açısından çok daha fazla böyledir.

Dolayısıyla MHP açısından da hem toplumsal zeminini genişletmek ama esas olarak devlet alanı içinde kontrol kapasitesini artırabilmek için AKP ile ittifak gerekli görüldü. Fakat devlet alanındaki muazzam çatışma ortamı, yani devlet krizi dediğimiz şey süregittiği için, bu ittifak da bünyesinde çatışmaları barındırıyordu. Her iki tarafın da birbirinden beklentileri vardı ama aynı zamanda birbiriyle bir mücadele içindeydiler.

Görünen o ki, devlet alanı içinde pay kapma ya da kimin neyi kontrol edeceği kavgası sert bir şekilde devam ediyor. Yani Bahçeli’nin “Bize denge denetim görevi verildi” dediği şeyin sınırlarının ne olacağı, hangi kuruma ne kadar nüfuz edip edemeyeceği kavgası söz konusu.

MHP açısından en kritik alanlar hangileri?

Kaba bir gözlem olarak söyleyecek olursam, AKP’nin, yargıda veya ordu içinde çok daha fazla ülkücü eğilimli veya kökenli kadrolarla iş görmek durumunda kalırken, örneğin MEB’te veya Sağlık Bakanlığı’nda işte Menzilcilerle, Süleymancılarla çalıştığı söyleniyor. Çünkü herkes kendine yakın yapılar oluşturmaya çalışıyor.

Ama bunun ideolojik bir boyutu da var...

Evet, dinin hem kamu alanına, hem gündelik hayata ne kadar sirayet edip etmeyeceği aşırı milliyetçi MHP ile daha İslamcı, Müslüman milliyetçiliğine sahip AKP arasında bir farklılık yaratıyor. Çatışma, buralardan da tezahür ediyor. Andımız tartışması böyle de görülebilir. Ama esas büyük kavga, belirttiğim gibi devlet alanının nasıl şekilleneceği ve nasıl kontrol edileceği ile ilgili. Bu da -resme daha büyük bakarsak- Türkiye’nin hem devlet, hem siyaset alanının bundan sonra nasıl şekilleneceği ile alakalı. Tabii bu şekillenmede içerdeki aktörler kadar uluslararası aktörlerin tercihlerinin etkisini de not etmek gerek.

24 Haziran’da partisi oy kaybeden Erdoğan, yerel seçimlere de ekonomik kriz koşullarında giriyor. Dolayısıyla şartlar MHP desteğini daha fazla gerektiriyorken neden yerel seçim sonrasında değil de bugün ‘Herkes kendi yoluna’ dedi, en azından tansiyonu düşürme ihtiyacı hissetmedi?

Baştan şunu söylemek lazım: Türkiye’de bir süredir seçim güvenliğinin sağlandığı, adil seçimler yok. Seçimleri bu rezervle konuşmak lazım. Yine de seçimler toplumun siyasallaşmasında hâlâ çok belirleyici. Erdoğan 24 Haziran seçimlerinde şunu gördü; AKP oyu 7 Haziran seviyesine gerilemiştir ve MHP’den gelen oylarla başkan seçilebilmiştir. Yine 24 Haziran’da şunu gördük ki 7 Haziran’dan 1 Kasım’a giderken MHP’nin AKP’ye kaybettiği oylar, 24 Haziran’da geri döndü. Manzaraya bakıldığında bu kayışın devam etme ihtimalinin yüksek olduğunu, dolayısıyla ittifakta kendi elinin daha zayıfladığını görüyor.

Erdoğan muhtemelen şunu da hesap ediyor; özellikle önemli yerlerde MHP güçlü adaylar koyacak, CHP koyacak vs dolayısıyla bu parçalanmış siyasal alanda aradan sıyrılabilirim. Çünkü yüzde 24’le de alabilirsiniz belediyeyi. 90’ları hatırlayalım, merkez sağın, solun parçalandığı bir ortamda yükselen Milli Görüş hareketi buralardan sızarak belediyeleri tutabilmişti. Dolayısıyla MHP, SP, CHP, İyi Parti vs ittifaklar kuramadığı zaman, Erdoğan’ın aradan sıyrılma şansı olabilir.

Bu arada şunu da belirtmek isterim, bence oyunu kuran Erdoğan değil Bahçeli oldu. Buna hazırlıklı olan Erdoğan da “Görüyorum, tamam” demek durumunda kaldı. Şunu hesap ediyor; “MHP’ye yönelen kayma geri gelmeyecek, o zaman ne yapabilirim? Ekonomik kriz koşullarının faturasının bana kesilme ihtimali çok yüksek. MHP bundan da faydalanabilir. Eğer ben bundan pay alamayacaksam o zaman ittifakı değiştirmeyi düşünebilirim.”

‘Her ne kadar aktörler Cumhur İttifakı devam ediyor dese de bu ittifak artık bitmiştir’ yorumlarına nasıl yaklaşıyorsunuz?

Doğrusu ben “Bu ittifak bitti” diyemem. Türkiye siyasetinin zemini o kadar kaygan ki bu tür sert öngörüler yapmak mümkün değil.

Peki, süreç bundan sonra nasıl işler?

Bence iki taraf da tavizler vererek bu süreci işletecek. Yerel seçim o nedenle önemli. Kim daha güçlü, tartmak istiyorlar. İyi Parti’nin seçim sonrası bir erime yaşadığı konuşuluyor. İktidardaki MHP’nin aynı tabana dağıtacağı rant imkanları İyi Parti’den MHP’ye dönüşü tetikleyebilir diye 24 Haziran sonrası kısmen öngörüyorduk.

MHP, hem AKP’ye daha önce gitmiş olan oylarının hem de İyi Parti’ye kayan oylarının yeniden kendisine kayabileceğini düşünüyordur. Ama daha da önemlisi, devlet alanı içinde AKP’yi daha fazla sıkıştırabilir. Olur da özellikle İstanbul, Ankara gibi şehirlerde AKP’nin kaybı olursa bu büyük bir krizi tetikleyecektir AKP ve Erdoğan açısından. Diyelim Ankara’da MHP’nin adayı, İstanbul’da da CHP adayı kazandı. Bu MHP’nin Cumhur İttifakı içindeki veya olası başka bir ittifaktaki pazarlık gücünü muazzam artırır.

Nitekim Bahçeli de ‘Yerel seçimdeki başarısızlık başkanlık sistemini tartışmaya açar’ diyerek, Erdoğan’a zorunluluklarını hatırlatmıştı...

Bahçeli bu lafı söylerken, “O koltukta sen oturamayabilirsin” mesajını veriyor, evet. Ancak Türkiye siyasetinin ana aktörleri siyasal alanın antidemokratik inşaasından vazgeçmeyeceklerdir. Başkanlık rejiminde ufak tefek makyajlar yapılabilir kamuoyunun da biraz içini ferahlatacak, o kadar. Hele ki Türkiye kapitalizminin krizi derinleştikçe, buradaki sınıfsal tehlike ve tehdit, yani havaalanı eylemlerinden tutun başka yerlerde baş gösteren eylemlere kadar, hiç beklenmedik bir anda kopabilecek toplumsal bir patlamanın yönetilebilmesi açısından başkanlık rejiminin demokratikleşmesi diye bir şey söz konusu olmayacaktır. Ama o koltukta kimin oturacağı ve o başkanlık rejimine birtakım makyajlar yapılıp yapılmayacağı bir meseledir. Bahçeli’nin pozisyonu biraz böyle bir pozisyon.

AKP-MHP ittifakının sermayenin de desteğini aldığını anımsarsak, yol ayırımına gelinmesinde sermaye cephesinin pozisyonu için nasıl bir okuma yaparsınız? Sermaye, ittifaka desteğini çekiyor mu?

Türkiye’deki hegemonya ve devlet krizi, sermaye fraksiyonlarını biraraya getirecek ve aynı zamanda geniş emekçi kesimlerden toplumsal destek alabilecek bir hegemonik bloğun inşasına izin vermiyor. Bunlar arasındaki ilişkiler de bir stabiliteye kavuşamıyor. 2002-2010’na uzanan dönemi düşünün, görece bir stabilite yakalanıyor, ki, hegemonya bu demektir zaten. Belli bir dönem için bunu tesis edebilmekle alakalı bir mesele. Sermayenin farklı fraksiyonlarının da bu krizde farklı blok ihtimallerine oynayarak hareket etiklerinin altını çizelim. Fakat Türkiye aynı zamanda 2008 sonrası başlayan, 2011-2012’de ufak tefek toparlanmalar olsa da son süreçte 2010-2012 konjonktüründen farklı bir kriz, bir stagflasyon süreci içinde. Dolayısıyla Türkiye kapitalizminin dinamikleri bu hegemonya krizinin arkasındaki temel unsur.

Bence Türkiye’de güncel siyasal alanın dinamiğini iki ana şey belirliyor, bir tanesi dünya kapitalizmi içinde Türkiye kapitalizminin sınıfsal dinamikleri, ikincisi de Kürt meselesi ki bu aynı zamanda bölgesel ve küresel bir dış politika meselesi.

Türkiye’deki tüm sermaye fraksiyonları açısından, özellikle de büyük sermaye açısından başkanlık rejimi bir sorun değil, bilakis tercih. Güçlü bir yürütme istiyorlar. Dert, bütün bu sürecin derin bir kriz içinde işliyor olması, keyfiliğin yüksek olması ve öngörülebilirlik zeminin ortadan kalkmasıyla alakalı.

Yeni ittifaklara ilişkin çeşitli ihtimaller sıralanmaya başlandığı için soralım, yakın vadede ne tür ittifaklarla karşılaşabiliriz?

Dağılan, kurulan ittifaklar konusunda hiç sınırı yok Türkiye burjuva siyasal alanının. Önce bunun altını çizelim. AKP bunun en maharetli örneklerini sergileyen bir parti. Yerel seçime gidilirken bir B, hatta C planı olarak pişirilen başka ittifaklar ve başka koalisyonlar mümkün olabilir pekala. Örneğin MHP artı CHP, belki artı İyi Parti… olabilir. 2014 yerel ve cumhurbaşkanlığı seçimlerinde bunun denendiğini tekrar hatırlatalım. Partilerin bütün bu dönüşleri yapabileceğini iyi biliyoruz ama tabii bugünden tam kestiremiyoruz. Nitekim CHP de sağa açılmaktan bahsediyor, bu sağ muhtemelen AKP tabanı değil, MHP ve İyi Parti tabanıdır. Bunu da daha net çıkarılacak adaylar üzerinden görebileceğiz.

Bunun yanında Erdoğan’ın bir diğer becerisi, sağını küçük unsurlarını ve partilerini kendi bünyesine katmak olmuştur. Çeşitli patronaj ilişkileriyle bunu hep yapmıştır. Demokrat Parti, Has Parti de olduğu gibi. Saadet’e, İyi Partiye yönelik de hamleler olabilir. Yerel seçimlerin genel seçimlerden farklı olduğunu anımsarsak, belli yerlerde tavizler vererek, o adaylara oraları bırakarak bu tür fiili ittifaklar söz konusu olabilir.

Diğer yandan, Erdoğan grup toplantısında ant meselesi üzerinden şunun mesajını verdi; milliyetçi oyları alamıyorsa o zaman AKP’nin/Erdoğan’ın yönelebileceği bir oy tabanı var, o da Kürt oyları. “Türküm ama Türkçü değilim” vs derken iki şey yapıyor. Bir taraftan “seçtiğiniz adaylara izin vermeyeceğim” kayyum atarım diyerek sopa gösteriyor, diğer taraftan da bu ırkçı milliyetçi zihniyete karşı ben yine ehven-i şerim, bana doğru gelin” diyor. Bütün yaşananlardan sonra bu hamle tutar mı tutmaz mı… zor, ama Türkiye çok enterasan bir yer!

Aynı gün HDP Eşgenel Başkanı Sezai Temelli’nin grup toplantısında Erdoğan’a seslenerek, “muhataplar bellidir, gelin masaya oturalım” şeklindeki sözleri de tartışma yarattı. İki partinin anlaşmaya vardığından, seçime doğru bazı Kürt siyasetçi ve gazetecilerin serbest bırakabileceği gibi hamleleri görebileceğimize uzanan görüşleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bunların aynı gün içinde olması ilginç bir manzara veriyor tabii, ancak dediğim gibi Erdoğan bu taktiksel dönüşü yaptı mı, yapacak mı, bilmiyoruz. Ama MHP’ye ve devlet içindeki başka aktörlere şunu diyor, “o zaman ben de buralara hamle yaparım!” Şu anda herkes birbiriyle bir bilek güreşi yapıyor. Erdoğan yapabilir mi, yapabilir. Ama bu, şöyle olacaktır; bir taraftan güvenlikçi siyaset devam edecektir, çünkü buna mecbur, tamamen istediğini yapacak kadar güçlü değil. Bir taraftan da bu tür tavizler, imkanlar verilecektir ki, zaten AKP’nin izlediği Kürt siyaseti hep böyle olmuştur. Yani çok pragmatik, hep bir imkanı canlı tutmak üzerinden kurulmuştur.

Temelli’nin açıklaması ise, Kürt sorununa bir alan açmaya yönelik olarak değerlendirilebilir. 

AKP-MHP arasındaki kriz, Meclis çalışmalarına nasıl yansır? MHP’nin emeklilikte yaşa takılanlar oylamasındaki manevrası , “MHP, Meclisteki çalışmalarda AKP’ye desteğini kesebilir” görüşlerini boşa düşürmüş oldu ancak ilerleyen günlerde Mecliste bir kriz bekler misiniz?

Türkiye siyaseti çeşitli şeylere gebe, her ne kadar Erdoğan’ın (ekonomik krize rağmen) geniş toplumsal desteği üzerinden eli oldukça güçlü olsa da tam bir iktidarı, tam bir gücü tesis edemedi. Ki, zaten gücü tam tesis edemediği için ittifaklar kurmak zorunda kalıyor. Erdoğan bir sürü fay hattının üzerinde oturuyor ve bu onun gücünü, iktidarını zedeliyor olsa bile Türkiye’deki muhalefetin dağınıklığı Erdoğan’ı her şeye rağmen daha güçlü bir aktör olarak tutuyor. MHP bu kadar kayarsa, örneğin önümüzdeki günlerde görüşülmeye başlayacak bütçe meselesi kriz yaratılabilir mi? Bir miktar olabilir. Ama unutmayalım ki başkanlık kararnameleriyle Meclisin bütçeyi onaylamaması halinde bile bütçenin başkan tarafından bir yıl hayata geçirilebileceğine dair düzenlemeler getirildi. Dolayısıyla getirilen düzenlemelerle Meclisin Türkiye’de bir işlevi artık kalmadı.

Seçim sonrasında (hatta belki öncesinde) Erdoğan ve Bahçeli bir araya gelir ve “ortaklığımızdaki pürüzleri giderdik” derse, bu AKP’nin MHP’ye taviz verdiği anlamına mı gelir, yoksa tersi Bahçeli’nin mi?

Dediğim gibi hegemonya krizi ve devlet krizi altında Türkiye siyasetinin zemini çok kaygan, bu ittifak da henüz bitti diyemeyiz. Dediğiniz gibi olursa iki taraf da birbirine bazı tavizler vermiş demektir.

Danıştay’ın Öğrenci Andı kararı, AKP-MHP arasındaki çatışmayı açığa çıkaran başlıklardan biri oldu kuşkusuz. Ancak biz, Erdoğan ve partisinin karara gösterdiği sert reaksiyonu soralım. Karar neden vesayet rejiminin hortlatılması olarak okundu? Danıştay’ın hukuksuz bulduğu uygulamaları bozması neden siyaset yapmayı imkânsız hale getirsin?

Danıştay’ın bu kararı sözünü ettiğimiz devlet krizinin Erdoğan’ın çok farkında olduğunu, devleti hâlâ tek başına kontrol edemediğini ve devletin çeşitli aygıtları içinde başka ideolojik politik çizgideki aktörlerin, kadroların var olmaya devam ettiğini gösteriyor. Biz bunu yargıdaki bazı davalarda da -MHP’li hakim ve savcıların tutumlarında- görüyoruz. Özetle, bunu tekrar Erdoğan’a gösteriyor. Diğer yandan burada ideolojik bir boyut da var. Ant meselesinin “eski tip Kemalist vesayet rejimi”ne karşı kazanmış olduğu mevzilere dair sembolik bir anlamı mevcut. Örneğin eğitim alanı çok önemli bu ideolojik mücadele için. Milliyetçi çizgiyle, Müslüman milliyetçi çizgi arasında farklılıkların reel sonuçlarını özellikle eğitim alanında çok daha net görebiliyoruz. Dolayısıyla kazandığı mevzilere yeniden bir müdahale olarak görüyor Erdoğan. Bu sebeple de çok sert çıkıyor.

Erdoğan’ın da sorduğu ‘zamanlama’ konusunda ne düşünüyorsunuz? Bu karar neden daha önce değil de şimdi, yerel seçimler öncesinde, özellikle de MHP ile sorunların arttığı bir dönemde çıktı?

Konjonktür olarak bir yerde patlardı. Muhtemelen aktörler gidişatı değerlendirip hamle anlarını seçmeye çalışıyorlar. İlk hamleyi Bahçeli yaptı. Kesinlikle derinleşecek ekonomik krizin sorumluluğu ve faturasından kurtulmak istiyor. Yerel seçimler bir miktar hangi siyasal aktörlerin batacağı, hangilerinin çıkacağının bir çeşit turnusolu gibi görünüyor sanırım. Zamanlamayı bunun üzerinden düşünüyorum.

Öldürüldüğü resmileşen Kaşıkcı cinayetiyle ilgili gelişmeleri nasıl izliyorsunuz? Erdoğan grup toplantısında çoğu basında yer alan bazı detaylar verdi. Kral Selman’a saygılı bir uslup kullanmakla birlikte cinayetten Suudi yönetiminin bilgisi olduğunu ima etti. Bir gün sonra da Erdoğan’ı arayan Velihat Prens Selman, “Türkiye ile aramızı bozmak isteyenler bunu başaramayacak” dedi... Gelişmeler, Kaşıkçı cinayetiyle ilgili Türkiye-ABD-Suudi Arabistan arasındaki pazarlığın neticesine dair nasıl veriler sunmuş oldu?

Kaşıkçı olayının kriminal boyutlarını bir kenara bırakırsak şunu söyleyebiliriz; Türkiye meseleyi siyasi diplomatik bir mesele olarak ele alıyor ve bunu Ortadoğu’da pozisyonunu yeniden güçlendirecek bir kart olarak kullanıyor. Türkiye’nin Ortadoğu’da dışarıda kaldığı senaryoyu değiştirebilecek, en azından kendisine yeniden yer açabilecek, ABD ile ilişkilerini kısmen düzeltebilecek ve ABD’ye “Suudi Arabistan vs gibi ülkelerle değil, gel benimle yeniden işbirliği yap” demenin imkanı olarak görüyor bu olayı. Erdoğan’ın şu ana kadar yaptığı bütün girişimler de bu yönde seyrediyor. Çünkü uluslararası hukuk açısından kabul edilemez bir olay yaşanmış durumda, bu da eldeki kozu güçlendiriyor. Bu kozu kullanarak Suudi Arabistan’ı bir yandan köşeye sıkıştırıyor, bir yandan da bir anlaşma alanı açmaya çalışıyor. Bunun içinde muhtemelen sıcak para girişi, çeşitli yatırımlar vs gibi ekonomik avantajlar yaratma gibi hedefler de var. Ki, bunun gerçekleştiğine dair de haberler çıkıyor. Bu açıdan bakıldığında kısa vadede bir miktar istediğini almış gibi gözüküyor. Ancak diplomasi boyutunda yapılan pazarlıkların sonucu hızlıca alınmaz. Dolayısıyla yapılan pazarlığın neticelerini ancak ilerleyen günlerde daha net görebileceğiz. Velihat Prens’in açıklaması da Türkiye’nin Suudi Arabistan’ı tamamen silmek değil, aradaki ilişkiyi kendi lehine yeniden tanımlamak istediğini teyit ediyor aslında.

468x60 -->

    Yorumlar

Admatic Scroll 300x250 Ad Code START --> Admatic Scroll 300x250 Ad Code END -->
EN ÇOK YORUMLANANLAR
BUGÜN
BU HAFTA
BU AY
SPOR TOTO SÜPER LİG
Tür seçiniz:
E-GAZETE
  • batman'da büyük insanlık buluştu..
  • Nabız Gazetesi - Rize Haber , Rize Haberleri, Bölge Haberleri, Karadeniz Haber, Artvin Haberleri - 29 Mayıs 2015 Manşeti
KARİKATÜR
SENDE YAZ
Ziyaretçi Defteri
Ziyaretçi Defteri

Siz de yazmak istemez misiniz?

Ziyaretçi Defteri
ARŞİV