14 Aralık 2017 Perşembe

Doç. Dr. Güneş: Kırmızı çizgiler Suriye’de de pembeleşecek

29 Haziran 2017, 12:49
Bu röportaj 272 kez okundu
Doç. Dr. Güneş: Kırmızı çizgiler Suriye’de de pembeleşecek
gençağa karafazlı
‘Türkiye sınırlarında etnik siyasi oluşumun ortaya çıkmasını kırmızı çizgi ilan ediyor ya, Irak’ta bu kırmızı çizgi pembe oldu, Suriye'de de olacak.

Serpil İLGÜN

2011’de savaş başladığından bugüne vekalet savaşlarının, güç gösterilerinin, bölgede hakimiyet kurmanın, yeni silahlar denemenin alanı olan Suriye’de geçtiğimiz hafta küresel ve bölgesel aktörlerin birbirlerine yeni restler çektiği günler yaşandı. ABD, 19 Haziran’da Suriye’nin Halep, Irak’ın da Musul, Bağdat gibi kentlerinin ticaret yollarını birbirine bağlayan ve Mayıs başında Suriye Demokratik Güçleri tarafından IŞİD’den kurtarılan Tabka’da rejime ait savaş uçağını düşürdü. Ardından İran, Rakka ve Irak sınırı arasında kalan Deyrizor’daki IŞİD hedeflerini Kirmanşah’tan fırlattığı orta menzilli füzelerle vurdu. 

Diğer yandan Trump’ın Suudi Arabistan ziyaret sonrasında baş gösteren Katar krizi, özellikle ABD cephesinden gelen açıklamalarla yeni veçhelere büründü. Trump’ın krizdeki rolünü itiraf etmesine karşın, “Suudi Arabistan ve müttefikleri Katar’a neden ambargo uyguladıklarına dair ikna edici gerekçeler sunmalılar” şeklindeki Dışişleri açıklamasıyla ABD “pişkinlik” yorumlarının hedefi olurken; Suudi Arabistan ve müttefiklerinden gelen ve Türkiye’nin askeri üssünün de kapatılmasının istendiği 13 maddelik talep listesini Katar reddetti. 

Suriye, Irak ve Körfez’deki sıcak gelişmeleri İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi, Doç. Dr. Hakan Güneş’le konuştuk. Katar’a verilen 13 maddelik liste ve Katar’ın yanıtı Hakan Güneş’le konuştuktan sonra yaşanan bir gelişme olduğu için söyleşimizde yer alamadı. Ancak Güneş, Suriye, Irak ve Körfez’deki gelişmeler ile Kürtlerin pozisyonu gibi başlıklara ilişkin ufuk açıcı analizlerde bulundu. 

Son iki gelişmeyle, ABD’nin Suriye’de rejime ait savaş uçağını düşürmesi, ardından İran’ın Deyr el Zor’da IŞİD hedeflerini füzeyle vurmasıyla başlayalım.. Bir süredir savaşın sonuna yaklaşıldığı yorumları yapılan Suriye’deki son gelişmeler nasıl okunmalı? 
Savaş olağan şiddetiyle ve karmaşasıyla devam ediyor. Karmaşa daha da katlanacak hatta galiba bu sonbahar iki şey yeni bir raundu açacak. Musul ve Rakka’nın IŞİD’den kurtarılması, Irak Kürdistanı’nda bağımsızlık referandumu ve Türkiye’nin Katar’a tam kapasite askeri üssü tamamlamış olması gibi birçok şey üst üste binecek. Sonbahara giderken, Amerika’da Trump’ın azledilip azledilmeyeceği meselesinde de daha net bir noktaya gelinecek. Çünkü hâlâ o belirsizlik sürüyor. Bunlar, sonbaharda savaş bitiyor anlamına gelmiyor, zira nereden baksanız cephe kısmında en az bir senesi var. Hatta Suriye’de belki iki yıl. Ama bir tür anlaşma, paylaşmayla sonuçlanabilirse o bile en erken bir yıl. Fakat bu sefer de yeni bir cephe açılır mı, o soruyla karşı karşıyayız.

Nereyle veya kimlerle yeni bir cephe?
Bir Arap-Kürt savaşı, ya da Şii-Kürt savaşı gibi adlandırılabilecek bir savaş riski. Çünkü Barzani oldukça kararlı görünüyor bu konuda. 

Önce Suriye özeli için konuşursak, Rakka’dan IŞİD’in temizleniyor olması ve operasyonda sonlara gelinmesinin bölgesel ve küresel güçlerin Suriye hesapları için nasıl bir önemi var? 
Kimin, hangi bölgeyi kontrol edeceğine ilişkin toprak paylaşımının biraz daha belirginleşmesi açısından önemli. Bu nedenle de sert mücadele içindeler. Olağan sertliğin üstüne bir de ABD’nin birkaç noktada rejime, hatta İran ve İran destekli milislere yönelik saldırıları gündemde. Bundan önceki bu türden sert bir mücadele, Halep’in hangi tarafta kalacağı konusunda yaşanmıştı. Olağan koşullarda batının desteklemeyeceği güçler, sırf Halep rejimin eline geçmesin diye batı tarafından desteklenmişti vs. Şimdi benzer bir şey Rakka için de geçerli. Burada birden fazla aktörün, birden fazla hesabı, beklentisi var. İran’ın farklı, rejimin farklı, Rusya’nın farklı. Örtüşen ve farklı yanları var. 

Deyr el Zor’daki hedefleri orta menzilli füzelerle vuran İran’ın hesabı ne?
İran için her şeyden önce, Irak’ta beslediği Şii sahanın Suriye’deki Arap saha ile bir koridorla birleşmesi önemli. Bunu ilk defa küçük bir koridorla geçtiğimiz ay başarabildiler. Rejim için bu yanı o kadar değil ama petrol önemli ve Rakka önemli bir sahayı temsil ediyor. Ayrıca Kürtlerin ve Amerikancı Arap-Sünni gayri cihadi unsurların bu sahayı kontrol etmemesi gerekiyor. Anlaşılır bir yanı da var, çünkü Rakka bölgesi bir Kürt sahası değil, Arap sahası. Dolayısıyla İran’dan Beyrut’a bir koridorun tutulması anlamında sertleşen bir mücadele var. Peki rejim neden el Nusra’nın olduğu Türkiye’nin dibindeki İdlip’e değil de, önceliği buraya veriyor? Çünkü, rejim bütün toprakları kurtarmak istiyor ama önceliği SDG’ye (Suriye Demokratik Güçleri) kaptırmak istemiyor. Diğer yandan işi bir çatışma noktasına vardırmayacak kadar da akıllı iki taraf da. Normal şartlarda çatışmama konusunda geride bıraktığımız beş yılda azami özeni gösteriyorlardı. 

Suriye uçağının vurulması, sonrasında gelen sert açıklamalar bu mutabakatın her an bozulabileceği anlamına gelir mi?
Hayır, bunun için erken. Ama mutabakatın bozulması için önemli bir neden ortaya çıkmış oldu. Tek bir faktör etkili değil çünkü. Henüz Şam’ın dış mahallerinin güvenliğini sağlayamamış bir rejimden bahsediyoruz. İran’ın, Filistinli Arap sol grupların, seküler Sünni Arap milliyetçi grupların sağladığı destekler, Rusya’nın hava desteği vs. tamam, ama bir yere kadar. Şunu kabul edelim ki bunun merkezinde Arap Alevi mobilizasyonu var ve bu nüfus geride bıraktığımız altı yılda olağanüstü kayıplar yaşadı. Dolayısıyla çatışmaya varma tehlikesi var ancak bu kadar çok cephede savaşan ve henüz ne ülkede askeri olarak kontrolü ne de uluslararası alanda diplomatik anlamda tanırlılığı sağlayamamış olduğu için rejimin bir de Kürt cephesi açması akıllıca değil. Bunu bildikleri için de buna girmiyorlar. Kürt hareketinin de derdi Şam’ı devirmek değil, kendi kontrol sahasını genişletmek, Rojava devrimini makul sınırlarda korumak. Kürtler çok gönüllü olmadığı halde uluslararası denklem nedeniyle Rakka’ya kadar girdi. ABD ise burada hem İran’ı, hem rejimi sınırlamak istiyor. Dolayısıyla Rakka burada problemli bir özerk konu olarak karşımıza çıkıyor.

“PYD-YPG gönüllü olmadığı halde” dediniz. Öyleyse neden operasyonda yer aldılar? 
Bir kere bu onun stratejik meselesi değil. Buna hayır diyecek de değil çünkü hem bir miktar daha nüfus elde etmiş, hem daha sonraki sınır pazarlığında bir miktar daha elini güçlendirmiş, hem de geçici de olsa belli bir ekonomik kaynak kazanmış olacak. Tabii en önemlisi geride bıraktığımız çeyrek yüzyılın en büyük uluslararası belasının kalesine bayrağı PYD dikmiş olacak. Bunun sembolik anlamı az buz bir şey değil. Çok önemli. PYD’yi motive eden şeylerden bir tanesi de bu imaj. 

Ya Türkiye’nin pozisyonu? 
Amerika’nın hâlâ IŞİD’le mücadele koalisyonunda Türkiye’ye bir yer açmadığını, açmaya niyetli olmadığını görüyoruz. Cephedeki yeni konu şu; altı yıldır Suudi-Katar-Türk ekseninden bahsediyor olurduk, Katar kriziyle ortaya çıktı ki artık ondan bahsedemiyoruz. 

Ama bu Katar meselesinden 5-6 ay önce belli olmuştu. Katar-Türkiye-Suudi ekseninin bayağı yara aldığını görüyorduk ama ortak noktaları olan İran’ın ve Esad’ın zayıflatılması vb politikalar çerçevesinde işbirliklerini sürdürebiliyorlar.

Tüm çabalarına rağmen PYD’nin desteklenmesi, IŞİD karşıtı koalisyonda ciddi bir pozisyon alamaması ve Katar krizi sonrasındaki Türkiye-İran yakınlaşması vs. AKP’nin Suriye’de politika değişikliğine gitmesini zorunlu kılacağı; İran ve Şam’a daha yakın durabileceği şeklinde de yorumlanıyor. Ne dersiniz, Ankara Suriye politikasını “güncelleme” yoluna gider mi? 
Bir kere altını kalın kalın çizelim ki, Ankara’nın ne yapmaya çalıştığını anlayabilmiş değiliz. Türk-Katar-İran ekseni gibi görünen yakınlaşmaya fazla bir değer biçmemek lazım. ABD’nin, Suudileri Katar meselesinde önce destekleyip, ardından “o kadar da sert yapmayalım” yönündeki tadilatıyla birlikte anladık ki, Amerika için hâlâ hem Türkiye ve Katar, hem Suriye ekseni belli bir kullanışlılık değeri taşıyor. Suriye eksenine biraz daha kıymet verdikleri anlaşılıyor. Türkiye konusunda da galiba Kürt meselesi müzakere dışı. Yani Türkiye içindeki değil ama Suriye/Irak, Kürt meselelerinde muhatap olarak alınmıyor. 

Trump’ın, Katar krizini başlatma rolünü itiraf ettikten sonra ABD’nin dönüp “Suudi Arabistan ve müttefiklerinin krizi neden başlattıklarını anlayamadık, bir an önce gerekçelerini sunmalılar” şeklindeki şaşırtıcı hızdaki dönüşü için bakacağımız yer neresi? Katar’a savaş uçağı satma anlaşmasının bu dönüşte bir etkisi var mı?
Savaş uçağı anlaşmasından önce, Katar-Amerikan ortak tatbikatı yapıldı krizden üç gün sonra. Dolayısıyla ABD, Suudilerin tutumuna önce diplomatik bir destek verdi ama hemen arkasından Dışişleri Bakanı Tillerson, “Biz İhvan’ı kolayca terörist olarak tanımlamamalıyız çünkü örneğin Türkiye’de, Ürdün’de yönetimdeler” dedi. Bu aba altından sopa göstermekten ziyade bir yumuşama sinyaliydi. 

Bu bağlamda askeri sevkıyatın başladığı Türkiye’nin Katar’a üs kurma hamlesini nasıl değerlendiriyorsunuz? 
Akıllıca bir adıma benzemiyor. İşleri daha karmaşıklaştıran, ülkenin kapasitesini, insan gücünü yine yanlış yerlere yönlendiren, sorunun da çözümüne katkı sunduğu tartışılacak bir adım olduğu açık. 

Katar’a bu desteğin nedeni ne peki? Bazı yorumcular bunu Katar’ın sunduğu ekonomik desteğin vazgeçilmezliğine bağlıyor ama siz nasıl değerlendiriyorsunuz?
Türkiye’nin bu siyasi hamlesi karşılığında Katar’dan biraz daha mali girdi sağlayacağına şüphemiz yok ama bunun Türkiye ekonomisinin temel göstergelerini çok iyileştirecek büyük katkı olarak görmemek lazım. Ama şunu da atlamayalım, Merkel de Katar’ı destekleyen bir açıklama yapmıştı. Çünkü Katar’ın uluslararasılaşmış bir sermaye yapısı var vs. Hatta krizin yumuşamasında onun da rolü önemli. 

Kriz yumuşadı mı?
Öyle görünüyor. Burada çok önemli bir şeyin altını çizelim, Türkiye’nin kırmızı çizgilerinden söz ediliyor ya mütemadiyen. Nedir o? Sınırlarında kendi içini tehdit edebilecek etnik bir siyasi oluşumun ortaya çıkması. 

Yani Kürtlerin statü elde etmesi?
Evet. Irak’ta bu kırmızı çizgi pembe oldu, Suriye’de de bu olacak ama muhtemelen zaman alacak. Türkiye’nin temel olarak dış politikasına yön veren en önemli parametre Kürt sorunu. Sonra ideolojik bağlantılar, yani İhvancı, İslamcı motifler. İhvancılık Kürt meselesinin önüne geçiyor Suriye özelinde baktığınızda. Çünkü pratik bir denklem var, başka adımlar atması mümkünken o adımları atmıyor. İçeride de atmıyor çünkü içerde bir iç iktidar meselesi, iktidarı konsolide etme meselesi var. Diğer yandan Suudiler için de böyle benzer bir konu var. Onu da küçümsememek lazım. 

Barındırdığı Şii nüfus?
Evet.  Suudi Arabistan’ın kabaca yüzde 20-25’lik bölümü Şii nüfus ve bu Şii nüfus ekonominin can damarının yattığı bölgede. Suudi Arabistan bu konuda olağanüstü büyük bir kaygı taşıyor. Bu onlar için çok büyük bir güvenlik paranoyası ve büyük bir kırmızı çizgi. Onun için ölümüne bir mücadele içerisindeler. Bunu çok ciddiye alıyorlar. O kadar ciddiye alıyorlar ki, Suudi Arabistan’la Yemen’de savaşan Katar’ı bile terbiye etmeye çalışan, onun devamında muhtemelen Umman’ı ve kendi özerk bağımsız politikalarını izlemeye çalışan ülkeleri de karşısına alacak kadar sert bir politika izliyor. Bu bakımdan da kriz şu an için yumuşamış görünüyor. Çünkü ilgi odağı şimdi Suriye’nin Şam, Palmira, Dera üçgenine kaymış durumda. Zira sözünü ettiğim Şii bölgesi riskini azaltmanın yolu, Suriye içinde Suudi-Sünni bir bölgenin garanti altına alınması, ki burada ABD’nin ciddi destek verdiğini görüyoruz. Son dönemin Amerikan liderliğindeki koalisyon güçlerinin ana hava harekatları dikkat edersek Rakka’dan ziyade neredeyse esas olarak bu bölge ve orada doğrudan rejimi vurmak yerine milisleri vuruyor. Milisler dediği de Filistinli solcular, Lübnanlı Hizbullahçılar ve yerel halk savunma birliklerinden oluşmuş güçler vb. Bu geniş anlamda Suriye ordusunu vurmaktır çünkü bu sahaya girilmesini istemiyorlar ve Suudi Arabistan’la burada uyumlu bir politika izleniyor. Bu noktada bir parantez açarak şunu da söyleyeyim; Türkiye bir tuzağın içine doğru gidiyor. Üstelik Amerika’nın filan gizli değil, çok açık tuzakları bunlar

Nasıl bir tuzak?
Şu; bölgesel aktörlerin tamamının nükleerleştiği, aşırı silahlanma yatırımı yaptığı, sorunu diplomasi yerine askeri araçlarla çözme yönelimine girdiği ve fazlasıyla çok sayıda ülkede askeri operasyon yürüttüğü, kaynaklarını buna ayırdığı bir Ortadoğu denkleminden söz ediyoruz. İki önemli aktöre bakalım, Suudi Arabistan ve İran. Bu ikisi Afganistan’da, Pakistan’a, oradan geçelim Körfez’e, Arap yarımadasına, Kuzey Afrika’ya hatta kara Afrika’ya kadar uzanan bir alanda, kabaca 10 kadar ülkede açık silahlı çatışma yürütüyorlar. 10 kadar ülkede düşük yoğunluklu çatışmanın tarafları ve en azından 10 kadar ülkede de bir siyasi rekabet içindeler. Bu denkleme Türkiye de girmeye çalışıyor. Türkiye aslında bundan beş yıl öncesine kadar Suudi Arabistan ve İran’dan daha kıymetli bir konuma sahipti. Ama ekonomik bir aktör olarak. Yani batıyla entegre, AB adayı, genç ve eğitimli görece iş gücü olan ve sözünü ettiğimiz her yere hepsi silah taşırken, Türkiye ihale alan, yatırım yapan bir ülke. Bu da yayılma biçimlerinden ya da bölgesel güç olma biçimlerinden bir tanesi ve Türkiye bunda beğenelim beğenmeyelim yol almış bir ülke. Şimdi bu gücü yerine “stratejik derinlik” çizgisine girip Türkiye’yi yepyeni bir maceraya sürüklediler. Üstelik hangi İslamcı akademisyen ya da köşe yazarını dinlerseniz dinleyin bu dediklerime katılıyorlar fakat bunu söyledikten sonra bu tuzağa bizi sürükleyen adımları alkışlamayı, bundan farklı düşünenleri de vatan haini ilan etmeyi sürdürmek gibi IQ’nun yerlerde sürünmesi anlamına gelen sözlere imza atıyorlar. Bu anlaşılmaz bir şey çünkü buradan çıkış yok. Bunu daha da arttıran bir politika izliyor şu anda ABD’de Trump. 

Trump azledilse bu değişir mi peki?
Hayır, çünkü Hillary Clinton’cu kanadın da, ABD müesses nizamın da zaten politikası bu. Onların farklılıkları Rusya ile ilişkiler, Çin’in önceliği ve iç politikada ortaya çıkıyor. Ama burada hiçbir değişiklik beklememek lazım. Emperyalizmin en çirkin biçimlerinden bir tanesi yaşanıyor. İran, Suudi Arabistan ve şimdi de Türkiye’deki iktidarlar bu tuzağı alkışlayarak, onun bir parçası olarak bölgesel bir hegemon olduklarını zannediyorlar.

Kuzey Irak Bölgesel Kürt Yönetimi’nin 25 Eylül’de bağımsızlık için referanduma gitmesiyle, PYD’nin etkinliğinin artması arasında bir ilişki söz konusu mu?
Birbirini etkileyen sonuçlar doğuruyor ama doğrudan bir ilişki yok. Daha ziyade IŞİD’in Musul’u ele geçirmesi ve bu çerçevede yürütülen IŞİD karşıtı koalisyonun çok önemli bir gücü olarak peşmerge gücünün ortaya çıkması ve Irak’ta son operasyonlarla birlikte Irak Kürdistan Bölgesi’nin Kerkük’e bayrak çekip Musul’un da şehir dışındaki sahasında önemli bir yer tutmasıyla birlikte artık bunun teritoryal hazırlıklarının tamamlandığı, sahanın kontrolünün sağlandığı, uluslararası konjonktürün de tam uygun olmasa bile uyguna yakın olmasından hareketle bu kararı verdiler. Bu onların yüz yıllık rüyası ve planı, programı. Belli ki çeşitli uluslararası güçler destekliyor. Özellikle bazı bölge ülkeleri memnun değiller ama çok yüksek profilli bir itiraz görmüyorum. 

Bu Türkiye, dolayısıyla Erdoğan için de söz konusu mu?
Erdoğan’ın açıklamalarında da bir ölçü var. Yoksa bunun için gazeteler her gün aynı manşeti atar, Barzani’nin uçağı çevrilir, Ankara’daki diplomatik temsilcilik kapatılırdı vs. Ama bunların hiçbiri yok. Tahran da aynı şekilde. İç kamuoylarına yönelik açıklamalar var ama Ankara da, Tahran da çok yüksek bir karşı duruşa sahip değil. Referandum olduktan sonra zaten hemen sınıra pasaport, vize vs. olmayacak, bu çok zaman alacak. Talabani’nin büyük olasılıkla Barzani ile birlikte davranacağı ortaya çıkıyor çünkü Kerkük önemli bir saha ve onun kontrolünde, burada kilit konularda bir tanesi PKK’nın nasıl davranacağı. Bana kalırsa çok yüksek bir katılım göstermese bile karşısında yer almayacağı kesin. Dünyadaki bu tür örneklere baktığımızda referandum yapılsa bile mutlaka sınırın oluşturulması sırasında küçük ya da büyük çatışma çıkıyor ama bunun çok büyük bir şeye doğru gitmeme olasılığı var. Çünkü Irak Kürt Bölgesi de, Suriye Kürt bölgesi gibi batı için giderek bölgede seküler, pazar ekonomisine sahip, batıyla uyumlu rejimler olarak görülüyor. Bu bakımdan da stratejik bir değer atfediliyor. Bu da onların uluslararası konjonktür açısından şansı gibi görünüyor desteği almak için.

Sol çevrelerde uzun zamandır süren emperyalizmle işbirliği bahsi, PYD/YPG’nin Rakka operasyonuna dahil olmasıyla birlikte genişledi. YPG’nin ABD politikalarıyla giderek daha fazla ilişkilendiği, güdümüne girdiği yönündeki analizlere nasıl yaklaşıyorsunuz? 
PYD-YPG için emperyalizmle iş tutma analizleri çok klişe. 6 yıllık Suriye iç savaşında YPG konumu ve özel olarak emperyalizmle ilişkisi bahsinde şöyle bir tablo görüyoruz; YPG Ortadoğu’daki dört ülkede uzunca bir süredir varlığı olan Kürt hareketinin bir parçası. Suriye Kürtlerinin siyasi oluşumu ancak diğer bölgelerdeki Kürt hareketleriyle de iletişim ve etkileşim içerisinde oluşarak büyüyen bir oluşum. İttifaklarına bakalım; YPG’nin de içinde olduğu Kürt hareketi altı yıl içinde İran’la büyük ölçüde bir denge siyaseti izliyor, basite indirgemezsek eğer, İran’daki silahlı süreci sonlandırdı ve İran’ın desteklediği güçlerle de çatışmıyor. İki; Rusya bölgeye girdiğinden beri de onun en önemli müttefiki olan Suriye yönetimiyle çatışmasızlık ve dengeli bir işbirliği içerisinde. Üç; ABD, IŞİD meselesini ciddiye aldığından ve Rusya ile işbirliğini kısmen gündeme getirdiğinden beridir de Rusya ile oldukça dengeli bir ilişki sürdürüyor. Dört; Türkiye ile de kapıları açık tutmuştu işbirliği yapmak için. Burada esas olarak görüyoruz ki, kendi çizgisi çerçevesinde işbirliği, uzlaşma, rekabet ve gerekirse savaş yürütebilen bir siyasi, askeri güçten bahsediyoruz. Biraz geniş bakarsak, ABD ile olan ilişkisini bunun içine oturturuz. Tek başına ABD’yi cımbız gibi ayırmak YPG’nin siyasetini anlamamız için yeterli olmaz. Ve bunlar Telaviv’deki ya da Washington’daki gizi odalarda karar verilmiş süreçler değil, somut durumlarla ilgili, oradaki halkların yaşamıyla, can güvenlikleri ve siyasi temsiliyetleriyle ilgili meseleler, çok somut başlıklar çerçevesinde işbirliği yahut çatışma biçimini alıyor. Son dönemde ABD ile ilişkisinin bir düzey daha artmış olması bir vaka, ancak aynı ölçüde bunu dengelemek için hem İran’la –çeşitli provokasyon işaretleri olmasına rağmen- hala çatışmaya girmiyor, iki; Fehim Taştekin’in iki taraftan da aldığı bilgilerden öğreniyoruz ki Suriye yönetimiyle de diyalog kanallarını zorlayan taraf yine YPG tarafı. Türkiye ile de diyalog kapısını kapatmış değil. YPG’nin bu genişlikte bir siyaset izleyen büyükçe bir aktör olduğu kanaatindeyim. Bunun basitleştirilmiş ve bağlamından koparılmış emperyalizm kavramıyla resmetmenin durumu yansıtmadığını düşünüyorum. Burada önemli olan o siyaseti yansıtıp yansıtmadığı ve gördüğümüz kadarıyla YPG’nin etkin olduğu sahada izlediği siyaset oldukça demokratik, ekolojist, kadın merkezli ve evet silahlı bir örgüt olmasına karşılık, belirli bir uzlaşı ve barış programı barındırıyor.

ABD Savunma Bakanı’nın Ankara’ya YPG’ye verilen malzeme ve teçhizata ilişkin bir envanter göndererek, “YPG’ye verdiğimiz silahları sonra geri alacağız” demesine yorumunuz ne? 
Amerika’nın yaptığı açıklama devlet düzeyindeki ilişkiler için tam bir skandal. “YPG’ye verdiğimiz her şeyin listesini tutuyoruz, işte size de bildiriyoruz. Ama bunları sonra alacağız!” Yani bu ikili ilişkiler açısından oldukça tuhaf ve skandal olarak adlandırılacak bir durum. 

Musul ve Rakka’da IŞİD’in püskürtülüyor olması adeta “IŞİD tarihe karışıyor” gibi bir havayla sunuluyor. Öyle mi hakikaten, IŞİD bitiyor mu ?
IŞİD bitse de selefi cihadizm dünyanın farklı bölgelerinde farklı isimler altında yeniden yeniden karşımıza çıkıyor. Örneğin Suudilerin desteklediği pek çok grup da aslında aynı çizgide. Aralarındaki temel fark batı hedeflerini vurup vurmamaları. Özel olarak İŞİD ağının bitmesi kolay değil çünkü çok başka bir küresel varlığı var, sınırlar ötesi bir mobilizasyon kapasitesi var. 

Ve bireysel İŞİD’çilik var…
Aynen öyle. Batı, başta konuştuğumuz Ortadoğu siyasetini sürdürdüğü sürece hem kendi evi yanmaya, patlamaya devam edecek hem de daha fazla doğudaki evler yanmaya devam edecek, çünkü selefi cihadizme karşı gerçek bir mücadele yok. Bunun tıpkı Güney Afrika’daki Apartheid rejimi, tıpkı Nazizm rejimi gibi yasaklanması, lanetlenmesi ve uluslararası mahkemelerde yargılanması gereken bir ideoloji olduğu çok açık. Dolayısıyla IŞİD bitmeyecek, çünkü ne bölge ülkeleri ne de batı, selefizmin temellerinin kurutulması konusunda bir mücadele içinde değil. O örgütün yok edilmesi değil, terbiye edilmesine dönük bir mücadele sürdürülüyor. Yani batı hedeflerine saldıran bir düzeyden çıkarmak. Dolayısıyla evet, bu konuda çok iyimser açıklamalar yapanlar var ama ideolojik olarak selefi ideolojinin bütün yeni teknolojileri ve söylemleri içerecek şekilde kendini var etmesi bir gerçeklik ve bu devam ediyor, dolayısıyla bu uzun süre varlığını sürdürür. Üstelik pekala başka biçimde başka formda artadabilir. Bu bakımdan bu gerçekliğin kalktığına dair ve yakın zamanda hızlı biçimde kalkacağına dair bir iyimserlik taşımıyorum. 

Yemen’deki insanlık dramı konusunda da yorumunuzu rica edelim. İran’la, Suudi Arabistan öncülüğündeki Birleşik Arap Emirlikleri, Katar, Bahreyn, Ürdün, Sudan, Kuveyt ve Fas’ın oluşturduğu koalisyonun savaş sahasına dönüşen yoksul ülke Yemen’de açlık ve ilaçsızlıktan ölümlere kolera da eklendi. Dünya Sağlık Örgütü’nden yapılan yazılı açıklamada, 27 Nisan'dan bu yana Yemen'de bin 205 kişi koleradan hayatını kaybetti. Ambargo uygulanan zengin ülke Katar’a Türkiye hemen gemi ve hava yoluyla tonlarca gıda, ilaç vs. gönderirken, aynı ilgi ve desteği Yemen için görmüyoruz. Müslüman ülke Yemen’in AKP’nin ilgisine mazhar olmamasının nedeni ne?
Yemen halkı çok korkunç halde gerçekten, şu anda Suriye’den daha kötü haldeler. Yemen konusu Türkiye için uzak bir mesele, orada çok tutamaç yok, yani oradaki gruplarla özel bağları mevcut değil Ankara’nın. Keza Türkiye’nin de 2011’den beri Sünni duyarlılıklarla dış politika yaptığını biliyoruz. Bu da Suudilerin ve Katarlıların da içinde olduğu, birlikte yürütmüş oldukları ve Yemen halkını açlığa, sefalete ve ölüme mahkum etme politikasının bir tarafı olduğunu gösteriyor. Yani Katar ve Suudi Arabistan Yemen halkını birlikte katlediyorlar emirliklerle. Dolayısıyla altını yeniden çizelim; bugün ablukaya alınan Katar’la Yemen’de olduğu gibi birçok yerde birlikte iş yapıyorlar, yapmaya da devam edecekler. 

468x60 -->

    Yorumlar

300x250, oluşturulma 19.10.2010 -->
EN ÇOK YORUMLANANLAR
BUGÜN
BU HAFTA
BU AY
SPOR TOTO SÜPER LİG
Tür seçiniz:
E-GAZETE
  • batman'da büyük insanlık buluştu..
  • Nabız Gazetesi - Rize Haber , Rize Haberleri, Bölge Haberleri, Karadeniz Haber, Artvin Haberleri - 29 Mayıs 2015 Manşeti
KARİKATÜR
SENDE YAZ
Ziyaretçi Defteri
Ziyaretçi Defteri

Siz de yazmak istemez misiniz?

Ziyaretçi Defteri
ARŞİV